25. Saat

  Saat… İnsanoğlunun anlamakta en çok güçlük çektiği niceliktir saat. Evrende var olan ve var olmayan her şeyin iki kategorisi vardır: gerçek ve kurgu. Ancak zaman bu şekilde kategorize edilememektedir çünkü o ne bir gerçektir ne bir kurgu. Bu kümelerin ne aralarında ne dışındadır zaman. O yüzden zamana bir his ya da duygu gözüyle bakamamaktayız. Lakin insanlar zamanı bölerek hesaplama çalışmışlardır. Zaman çoğunlukla 24 dilime ayrılır. Bu teorinin yaygınlığına ve küçük bir parça doğruluk payı olmasına rağmen bu hesaplama yanlıştır. Çünkü zaman hem 24 dilimden oluşmaz hem de sabit değildir.

Yani insanlar zamanı kavrayamamış, onu hiç ölçememişlerdir. Çünkü zaman akışkandır; devam edebilir, durabilir, değişebilir ve insanlar bunu hesaba katamamıştır. Bunun sebebi kullandıkları mantığın düş parçalarını ya da diğer ögeleri, “zaman” gibi kavramları barındıramamasıdır. Zaman hem geçip hem geçmediği için onu ölçemeyiz, sadece spesifik bir kısmını hesaplayabiliriz. İşte benim yolda bulduğum saat de tam olarak böyle işliyordu. Bir cep saatiydi ama mutlu olduğun zamanı anlıyordu ve o zaman kendiliğinden duruyordu. Aslında bu, spesifik bir süreyi hesaplayabildiğimizi  ve zamanın durabileceğini de hesaba katınca gayet mümkündü. Evet, insanların zamanı kavrayamadığını düşünürsek bunu muhtemelen bir “insan” yapmamıştı veya en azından “normal biri” yapmamıştı. Aynı benim gibi… Bu saatin özelliği biraz değişikti. Zamanı durdurmak için 25. bir saat oluşturuyordu. Lakin bu saat 60 dakikada bitmiyordu; saatin açılma koşulu -mutlu olman- bittiğinde saat de gerçek (?) zamana yeniden dönüyordu. Cep saatini kullanmaya karar verince tüm hayatım değişti desem yanlış olmaz.

 

Günümüzde, 1912 yılında, cep saatleri eskisi kadar pahalı değildi. Artık pek çok insan bunu kullanabiliyordu. Ama elimdeki diğer cep saatlerinden çok farklıydı. Gördüğüm gibi cebime atıp oradan koşarak uzaklaştım. Çünkü hem hırsız gibi gözükmek istemiyordum hem de öğleden sonra hareket edecek olan bir gemiye yetişmem gerekiyordu. Bu gemi çok ünlü, Dünya’nın en büyük gemisiymiş. Herkesin bildiği üzere en zengin insanlar da bu gemide olacakmış bugün. Biletler tam tükenirken bir tane almayı başarabilmiştim. Tam hareket edecekken yetişip gemiye bindim. Çok değişik bir havası vardı, sanki gelecekteydim. İlk başlarda gayet mutluyduk, istediğimiz her şeyi yapabiliyorduk. Sonraki günlerde ise işler değişti. Artık gemide istediğimizi yapamıyorduk, kısıtlanmıştık. Zenginler ise sefa içindeydi.

 

 

  Yolculuğumuz koskoca okyanustan geçtiği için yolun yarısına bile gelmemişti. Ben de yolu daha hızlı katetmek için bir arkadaş bulmaya karar verdim. Gemide dolaşmak bunun için en iyi yol. Belki garip gelecek ama restoran kısmına gittiğimde bir ses duydum, bir ağlama sesi. Oysa yemek saati değildi ve kimse orada yoktu. Aşağıya inip baktım, mutfaktan geliyordu ses. Mutfağa baktığımda kimse yoktu ama küçük akvaryumdan ağlamalar duyuluyordu. Taze kalsın diye akvaryuma konulan ıstakozları gördüm. Aslında artık “ıstakozlar” değil “ıstakoz” olmuştu çünkü biri hariç hepsi canlı canlı kaynatılmıştı. İster inanın ister inanmayın, herhâlde cebimdeki saat sayesinde, ıstakozun söylediklerini anlayabiliyordum. Ağlıyordu, tüm arkadaşlarının öldürülmesini seyretmişti. Onunla konuştum acısının ne kadar derin olduğunu öğrendim, çok üzülmüştüm . Biz konuşurken bir çarpışma hissettim. Yukarımızdan sesler geldi “Buz Dağı!..” Titanik, batıyordu.

 

Istakoz arkadaşım mutluydu, ailesine kavuşacaktı ve yeni arkadaşlar edinecekti. Aslında ben de üzgün değildim, istediğimde 25. saati aktive edip oradan kaçabilirdim. Hem ıstakozun etekleri zil çalarken ben de onunla birlikte sevinmiştim. Her şey yavaşladı, zaman durdu. 25. saati açtım. Hızlıca ilk kaçış botlarından birine binip yanıma küçük arkadaşımı da yanıma aldım. Onu suya bırakmamın ardından vedalaştık. 25. saat sayesinde ikimizin de hayatı kurtulmuştu ancak asıl gizemler daha yeni başlamıştı…

(Visited 60 times, 1 visits today)