Herzamanki gibi sade ve tahmin edilebilir bir gündü . Arkadaşlarımla birlikte günümüz sıkıcı geçmesin diye 2 günlük bir kampa çıkma kararı almıştık. Ben kamp için gerekli olabilecek bütün eşyaları almış dışarıda bekliyordum. Bekleme sürecimde ne kadar yararlı ve eğlenceli bir şekilde zaman geçireceğimizi hayal ediyordum. Kampa 5 kişi gideceğimiz için sıkıcı olma ihtimali yoktu çünkü. Artık kardeşim gibi olan arkadaşım geldiğinde arabaya binip diğerlerini evlerinden almak için yola çıktık.
Yoldayken kardeşimle neler yapacağımızı ve neleri yanımıza aldığımızı konuşuyorduk. Diğerlerini de alınca şehrimizin en büyük ormanına doğru yöneldik . Yolda en sevdiğim şarkı çalıyordu. Dört saatlik bir yol sonunda hedefimize ulaştık ve ormanın derinliklerine neler yaşağacağımızı bilmeden yöneldik. Yeteri kadar yürüdükten sonra çadırlarımızı eğlene eğlene açtıp biraz müzik dinlemek istedik. Telefonlarımızı aldıktan sonra kişisel erişim noktalarımızın yakında bir yerde internet yakalayamadığını fark ettik. Bu bizi bir kaygıya düşürdü çünkü nasıl geldiğimizi hatırlayan yoktu. Bizim korku içinde oturduğumuz sırada hava hafiften kararmaya başlamıştı. Yemin edebilirimki hepimizin içinden ”Mükemmel” sözcüğü geçmişti. Hava da soğumaya başladığı için teker teker çadırlara girdik. Ben en yakın arkadaşımın kendisi için kurduğu çadırda kalacaktım. Birlikte uyuyacağımız için diğerlerine göre biraz daha şanslıydık. Sabahleyin ormandan çıkma yollarını arayacağımız için enerjiye ihtiyacımız olduğundan erken yatmamız gerekiyordu. Herkese iyi geceler dedikten sonra yatmaya gittim. Ne kadar hızlı uyuduğumu bile fark etmemişken bir anda sarsıntı hissettiğimden uyandım. Şişme yataktan kalktığımda hiçkimse bu sarsıntıyı hissetememiş gibi mışıl mışıl rüya görüyordu. Korktuğum için yanımda uyuyan kişiyi kaldırmaya çalıştım. Ne yazık ki uğraşmalarıma rağmen kalkacak durumda gibi gözükmüyordu. Diğer çadırları da gezdim ama ilginç bir şekilde hiç kimse kalkmamıştı. Çok büyük bir kaygıya düşüp ağlaya ağlaya en yakın arkadaşımı uyandırmaya yeniden gittim ama olmadı. Sanki en uzun uykusuna dalmış gibi uyuyordu. Sonra bir anda bizim çadırımıza doğru yaklaşan bir gölge gördüm. Hemen örtünün altına girip uyumuş taklidi yaptım. O kişi çadıra girince çok korkmuş bir sesle benimle konuşmaya başladı. Gözümü açınca bunun sevgilim olduğunu fark ettim. Bana aynı şekilde bir sarsıntı hissettiğini ve yanında kalan arkadaşını uyandıramadığını söyledi. Ben de ona durumumu anlattım ve kamp ateşinin yanında sabahı beklemeye başladık. Sabah olunca herkes kalktıktan sonra onlara sarsıntıyı duyup duymadıklarını ve neden kalkmadıklarını sorduk. Hiçbir cevap duyamadık. Birşeyler atıştırıp çıkma yöntemleri düşünmeye ve araştırmaya koyulduk.
Ben araştıran takımın bir parçasıydım ve topluca bir tarafa doğru yürürken kocaman bir şato gördük. Şato pek eski gözükmüyordu. Bundan dolayı içeride bize yardım edebilecek birini bulma düşünceleriyle içine girdik. Ben içine pek girmek istememiştim ama girmek zorundaydım. Girdikten sonra içeride yukarıya doğru giden kalın ve yüksek bir merdivenle birlikte milattan önce yapımlı eşyalar ve resimler gördük. Teker teker evde kimsenin olup olmadığını öğrenmek için bağırdık. Pek işe yaramış gibi durmuyordu. Binayı araştırmaya başladık. Araştırdığımız süreçte çokça bir ailenin fotoğrafını gördüm. Tüm fotoğraflar altın bir çerçeve içinde ve siyah beyazdı. Tüm odaları araştırdıktan sonra bir odanın daha kaldığını fark ettik. O odaya girince tekrardan o sarsıntıyı hissettim ve titremeye başladım. Bu sefer birtek ben değil herkes hissetmiş gibi duruyordu. Aşağı indik ve bir bodrum katın olduğunu fark ettik. Sanki en korkusuz benmişim gibi ilk beni gönderdiler ve en az 5 kat kadarı aşağı indik. İndiğimizde her yer kapkaranlıktı ve ışık düğmesi bile yoktu. Arkadaşlarımdan biri tüm odada bir tane pencere olduğunu görüp ona doğru yöneldi. Perdesi kapalıydı. Çekince çok tuhaf bir şekilde bütün oda aydınlanmıştı. Herkes mutlu olduğundan gülerek o arkadaşımı tebrik ederken ben o pencereyi keşke açmasaydı diye duğa ediyordum. Çünkü herşey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı. Işığın Güneş ışığı olmadığı belliydi. Pencereyi açan arkadaşıma yaklaştım ve pencereye dik dik bakmaya başladım. Herkes şaşkın bir şekilde bana bakarken yanımdaki kişi bana doğru sırıtıyordu ve tam o anda ne olduğunu anladım.
Kampa koyulmak isteyen, tüm organizasyonu yapan, telefonuna tek kişi olarak bakan ve en önemlisi bu şatoya girip bodrum katı bulan tek bir kişi vardı. O da pencereyi açan dokuz yıl boyunca arkadaşım olan kankamdı. Bu beni gerçekten şoka düşüren bir düşünce oldu. O bu olayları kuran ve bizi ormanda mahsur bırakan kişiydi. Ona bunu neden yaptığını sordum. Bana benden nefret ettiği için ve benim ona yaptıklarımdan dolayı bunu yaptığını söyledi. Herkes bize bakıyor ve ne olduğunu anlamıyordu. Ben de o sırada ona kötü olan ne yaptığımı içimden sorguluyordum. Sonra da bir anda iki yıl önce doğum gününde onunla değil ve başka bir arkadaşımla gezip onu lavaboda unuttuğumu hatırladım. Ona ne kadar fazla özür dilesemde o ay bana hiç ilgi göstermemiş ve başka arkadaş bulmuştu.
Ona bu yaptıklarını bana yapması ve diğer arkadaşlarımı rahat bırakmadıngerektiğini söyledim. Arkadaşlarıma bu binanın bir dakika içinde patlayacağını bu nedenle hızla çıkmaları gerektiğini söyledim. Bunu da yalandan ışığın içinde yazan sayılardan anlamıştım. Diğerleri titremelerine rağmen koşup yukarı çıktılar. Buna mutlu olmuştum çünkü arkadaşlarımın da beni ölüm kalım meselesinde yalnız bırakacaklarını ve gerçek arkadaş olmadıklarını öğrenmiştim. Yanımda duran eski hayat yoldaşıma neden yanımda durduğunu sordum. Son on saniye kalmıştı. Bana “Sen benim dokuz yıl on üç gün boyunca yanımdaydın. Hep beni destekleyen kişi oldun. Ben neden böyle bir durumun içine düştüğümüzü kendim bile anlamış değilim ve gitmiş olsaydım kendimi tüm hayatım boyunca suçlu hissedecek ve öyle de olacak olurdum. Bundan dolayı senin yanında hayatımı gökyüzüne bağışlayacağım. Seni seviyorum.” dedi ve kurulu bomba tüm binayı yerinden oynatırken “ Ben de seni seviyorum canım.” dedim ve birlikte beyaz ışığı gördük.
