Alamut’a Uzanan Yolculuk

Sonunda makineyi bulduk. İşte yıllar boyu süren uğraşın sonucunda zaman makinesini icat ettik. Bu süreçte en çok katkıda bulunan olduğum için ilk deneyimleyen ben olacağım. Fakat asıl soru zamanda ileri mi yoksa geri mi gideceğim. Henüz buna karar vermesemde günler boyu düşüneceğim kesin. Çok önemli bir karar olduğunun herkes farkında.

Birkaç gün bunun üzerine düşünüp taşındıktan sonra, tarihe olan ilgimden dolayı, zamanda geri gitmeye, tarihe tanıklık etmeye karar verdim. Akabinde ki soru ise zamanda nereye ve hangi tarihe gideceğimdi. Dünya tarihi çok uzun ve ne zamana gideceğim de çok önemli. Bunun üzerinde de düşünmüştüm tabii ki. O zamanlar ilgimi çektiği için yolculuğum İran’a, şehir merkezlerinden uzaklarda dağların tepesinde bir yere yani Alamut Kalesine gidiyordum. Gideceğim sene ise 1090 civarları. Bu zaman dilimini ve yeri seçmemin nedeni ise Haşhaşi tarikatıdır.

Haşhaşiler dünyaya terörizm ve suikast kavramını getiren tarikattır ve şu anda onlarla ilgili kısıtlı bilgilere ulaşabiliyoruz. Bu tarikat Hasan Sabbah tarafından İran’da kuruldu. Amaçları ise devlet adamlarını ve dönemin önemli kişilerini suikast ile öldürerek otoriteye sahip olmak ve İslam devletlerini çökertmek idi. Bu kadar zor bir işi gerçekleştirmek için ise ulaşılmaz biri olmak gerekirdi. Bu sebepten ötürü Sabbah İran’da her yere uzak ve yüksek olan Alamut Kalesi’ni ele geçirdi ve işlerini buradan yürütmeye devam etti. Kendine sonsuz güvenle bağlı müritler yetiştirdi ve büyük bir güce sahip oldu. Bu tarikatın ilk ve yaptığı en büyük suikast Selçuklu Devleti’nin veziri olan Nizâmülmülk’ü öldürmekti. Daha ismini bilmediğimiz niceleri öldü ama elimizdeki bilgiler yetersiz İşte bu sebeple oraya gideceğim ve tarihin bu dönemini aydınlatıp onlardan biri gibi yaşamımı sürdüreceğim.

Hazırlıkları tamamladım ve yolculuğa hazırdım. Makinenin hata verip çalışmama ihtimalide var daha önce test etmedik ve ilk testimiz bu olacak. Dünya tarihinde bir dönüm noktası olacak eğer başarırsak. Kameralar üzerime yerleştirildi, makine çalıştırıldı ayarlamalar yapıldı ve işte gidiyoruz. Bembeyaz bir ışığın içinden çıktım ve İran çöllerindeydim. O an yaşadığım sevincimi anlatamam. Yıllardır kimsenin başaramadığını başardık ve artık her türlü bilgiye erişimimiz daha kolay olacaktı.

Elimde bir harita ve ne yapacaklarım yazıyordu. Önce nerede olduğumu anlamaya çalıştım fakat uzun sürmedi. Kafamı kaldırıp baktığımda Alamut Kalesi ihtişamıyla karşımda parlıyordu. Etrafımda insan bulmaya çalıştım fakat çölün sessizliği ölüm gibi her yeri kaplamıştı. Hafiften sıcak rüzgar yüzüme vurmaya başlarken bende işe koyuldum ve dağa çıkacak yer aradım. Biraz yürüdükten sonra yolda rastladığım birkaç bedeviye yolu sorduğumda beni “Canına mı susadın? Ne yapacaksın o kalede?” diyerek sert bir şekilde terslediler. Bu da kendi işimi kendim yapacağım anlamına geliyordu. Dağın çevresinde dolandım ve ince uzun patikaya rastladım. Sanırım yolu bulmuştum ve oraya doğru gittim. Çevrede birkaç tane başı sarıklı ve yüzünün yarısı bu sarıkla örtülü adam dolanıyordu. Hepsi aynı kişi gibiydi. Aynı kılıçlar, aynı kıyafetler, aynı semboller… Tarikat üyesi müritler olduklarını anlamak çok zor olmadı.

Onlara doğru yanaştım ve aniden kılıçlarını çektiler. Çok korktum ve silahsız olduğumu söyledim. Aralarından bir tanesi atılıp buralarda ne yaptığımı sordu. Bende hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi davranarak Haşhaşi tarikatını bilip bilmediklerini, eğer biliyorlarsa nasıl katılabileceğimi sordum. Haşhaşi dediğim anda kılıçlar indi ve kınına geri sokuldu. Çok şaşırtıcıydı. Beni iyice süzdüler ve bana yardımcı olabileceklerini söylediler. Beraber kaleye gitmeye başladık. Aralarında şifreli bir konuşma yöntemleri vardı. Konuştuklarından hiçbir şey anlamasamda yoluma devam ettim.

Uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından kaleye ulaştık ve beni güzelce ağırladılar. İkramların ardı arkası kesilmiyordu. Dinlenmem için de bir yer verdiler. Dinlendikten sonra Hasan Sabbah ile özel olarak görüşeceğimi söylediler ve ben odama çekildim. Birkaç saat sonra beni uyandırdılar ve görüşmeye gittim. Sabbah’ın odasına girdiğimde mistik bir koku yüzüme vurdu aniden. Sanırım afyon kokusuydu bu. Tarikatın ismi de bu afyondan yani haşhaştan geliyordu. Yanımdaki müritler Sabbah’a taparcasına hareketler yaptılar ve beni bıraktıktan sonra odayı terk ettiler. Hasan Sabbah’ın her iki yanında muhafızlar vardı. Sohbete başladık ve yaptığım araştırmalardan öğrendiğim vaat edilen cennetin konusu açıldı. En çok merak ettiğim konu buydu. Yandaki muhafızlar birden beni bayılttılar ve uyandığımda yeşilliklerin arasındaydım. Uyuşturucuyla bayılttıkları için başım dönüyordu ve yürümekte zorluk çekiyordum normal olarak. Zar zor doğruldum ve etrafıma baktığımda dalında duran taze meyveler, şaraptan şelaleler ve yemyeşil bir yerdeydim. Cenneti andırıyordu burası. Gerçekten de tarikat üyelerini kandırmak için böyle bir yere getirdiklerine inanamadım. Burada biraz vakit geçirdikten sonra ise tekrar bayılttılar ve uyandığımda tekrardan Hasan Sabbah’ın karşısında oturuyordum. Odama geçip dinlenebileceğimi söyledi ve odadan çıktım. İlk günüm inanılmazdı. Günlerim tarikatla beraber ayinler yaparak geçiyordu.

Birkaç hafta sonra benim sadakatimi imtihan etmek için görev verdiler. Görevim ise şehir merkezine inip zengin bir tüccarı evinde öldürüp mal varlığını almaktı. Atımla beraber yola çıktık ve şehire ulaşmamız yaklaşık 1 haftayı buldu. Orada beni karşılayacak kişiler olacaktı. Normal bir yabancı gibi şehirde dolaşıp hedefim olan tüccarı aramaya koyuldum. Fakat sorun ise hayatımda kimseyi öldürecek kadar acımasız olmayacağımdı. Bu zaman yolculuğunu yapmadan önce bunları hiç düşünmemiştim.

Şehirde kalıp biraz plan yaptım ve adamı öldürmeden sadece mallarını çalacaktım. Geri döndüğümde ise yalan söyleyip kanlı bir kıyafet ile onları kandırmayı düşünüyordum. O gece geldi ve adamın evine tırmandım, çatıdan içeri sızdım. Evin içinde sessiz adımlarla ganimeti aradım. Altın kılıçlar ve saatler vardı. Onları alıp evden sessizce çıktım. Gün ağarmadan atıma bindim ve kaleye doğru yola koyuldum.

Döndüğümde elimdeki ganimeti teslim ettim ve öldüğünün kanıtı olarak da gösterişli bir kıyafetin üzerine kan dökmüştüm. Beni tebrik ettiler.

Bu olayların üzerinden birkaç gün geçti ve kaleye acil bir haber geldi. Haber ise tüccarın hala yaşadığı, benim yalan söylediğimdi. Kale ayağa kalktı ve herkes çok sinirliydi. Sabahın erken saatlerinde bu olaylar yaşanırken ben uyuyordum ve aniden içeri daldılar. Hemen ayağa kalkıp toparlandım. Kimse bir şey söylemedi. Beni sürükleyip kalenin avlusuna götürdüler. Ellerimi ve ayaklarımı bağladılar. Kılıçlar boğazıma dayanmıştı. Fark edeceklerini hiç düşünmemiştim. Bedeli ise benim için çok ağır olacaktı. Ani bir darbeyle kafam vücudumdan ayrıldı ve artık bir ölüydüm. Ben öldükten sonra zaman makinesi ile nasıl geri döneceğim ise belirsizdi. Sanırım hayatım burada sonlandı ve adım tarihin içinde kaybolup gidecekti…

 

(Visited 190 times, 1 visits today)