Altı Adım

Okul, ev, aile, depresyon ve böyle devam eden birsürü iç karartıcı kelime daha sürekli olarak aklımda dönerken kendimi dışarıya attım. Uzun zamandır kendimi işe yaramaz bir insan olarak hissediyordum ve bu artık çok dayanılmaz olmaya başlamıştı. Ne okulda ne de evde nefes alabiliyordum. Sürekli olarak dışarıda yalnız bir şekilde dolanma gereksinimi gerçekten can sıkıcıydı ama benim için yemek yemek gibi zorunlu bir eylemdi sanki.  Her şey karmaşık, her şey bulanıktı. Yalnızdım ve bunu bilmek beni daha da fazla yalnız bir insan haline getirmişti. Şimdi ise söylenmek dışında hiçbir şey yapmıyordum. Kendime bir dünya çizmek zorunda kalmıştım ve bu dünyanın dışına adım atacak cesaretim yoktu.

Kafamda dönen bu düşüncelerle adımlarım hızlanmaya başladı. Nereye gittiğimi bilmeden koştum. Zaman kavramının hayatımda pek bir yeri yoktu o yüzden saatlerce mi yoksa sadece birkaç saniye mi koştum bilmiyorum ama koştum, sanki bir noktada durmam gerektiğini ve artık her şeyin bittiği evren tarafından bana duyurulacakmışçasına koştum. Bir nevi öyle de oldu ve yere düştüm. Hiç kalkmak istemedim o düştüğüm yerden mamafih etrafıma toplanan kalabalık beni rahat bırakmaya pek istekli görünmüyordu. Yardım etmek istermiş gibi görünen onca insanın aslında sadece merak içgüdüleri tetiklenmişti ve bu sahte ilgi beni bunaltmıştı. Bu saçma kalabalıktan kurtulmam için benim de onlardan biri gibi davranmam gerekmesi gerçekten haksızlıktı. Bu hileci güruhun içine katılarak kalabalık olan caddede bu sefer sakince yürümeye başladım.

Her şeyden nefret ettiğimi anlatmak çok zordu ve ben anlatmak için çabalamaktan çok yorulmuştum. Bu derece  girift bir dünyada yaşamayı ben seçmemiştim. Cıvıl cıvıl parlayan sokaklarda saygı yoksunu insanlara ,onların aksine, çarpmamaya çabalayarak yürürken aklımda dönen soru bu sefer “İnsanlar bu dünyada yaşamaya değer ne buluyorlar?” oldu. Ben bu dünyaya tutunmak için bir dal bile bulamazken insanlar sanki hiç bitmesin istermişçesine yaşıyorlardı. Bu evreni, inanışları, insanları ve bin bir farklı düşünceyi anlamak gerçekten çok zordu. Belki de insanların beni anlamama sebebi benim onları anlamayışımla aynıydı. Kalabalığın içinden daha az parlak görünen dar bir sokağa döndüm. Bu sokakta olmak beni daha rahat hissettirmişti. Karanlık. Karanlık sanki bu dünyanın azınlık kesimi olan dışlanmışların yuvası gibi gelirdi bana hep. Onlardan biri olarak orada bulunduğumu bilerek ilerledim.

Dar olan sokağın sonu çıkmazdı fakat çok güzel bir manzarası vardı. Bu içimde güzel hisler uyandıran manzarayı görmek için zorlanıyor olmak bir diğer insanlık ayıbıydı. Koskocaman bir inşaat denizi görmemi gereğinden çok ama çok daha fazla zorlaştırıyordu. Kendimi inşaata girmek için yollar ararken buldum. Ve böylece “Girilmez!!” yazan kapıyı ardına kadar açmış bulundum.  Kaç kat çıktım bilmiyorum ama tamamlanmamış inşaatın en tepesine vardığımdaki yorgunluk hissini ve o manzarayı net görebilmenin verdiği birkaç saniyelik huzuru çok net hatırlıyorum. Niye orada uyudum ya da nasıl bilmiyorum fakat şu kısa hayatımın en güzel ve mutlu uyandığım sabahına uyandım. Hayatımın anlamını çok aradım ama hiç bulamamıştım. Tam şu an her şeyin nedenini biliyordum artık. İçimde gittikçe büyüyen küçük bir his ve karşımdaki en güzel manzarayla ölüme adım atmaya başladım.

   Bir, iki, üç, dört, beş ve karanlık…

Benim meyus olmama neden olan bu nefretlik yerden gitmek için atılan altı adım ve sonsuzluk. Bu dünya normal değil sevgili okuyucu. Normal değil çünkü kimse burada barınamıyor.Herkes bir kaçış you arıyor. Benim kaçış yolum “Girilmez!” yazan bir kapının ardıyken, seninki seni hayatta tutmuş olabilir ama bu dünya beni ve benim gibileri hayatta tutamadı.

 

(Visited 28 times, 1 visits today)