Benliğimizin Esiri

Küçüklüğümüzden bu yana gerek okullarda gerekse aile ortamımızda bize: “Özgürlük nedir?” diye bir soru yöneltilirdi. Sonra da bizden sürekli tekrarlanmış fakat daha anlamını beynimizin henüz anlayamadığı cevabı beklerlerdi:” Herhangi bir koşulla sınırlanmama; zorlamaya, kısıtlamaya bağlı olmaksızın düşünme ve davranma durumu.”  Peki yıllarca beynimize adeta mürekkepli  kalemle kazınarak yazılmış, tekerleme gibi ezberlediğimiz bu tanım bize ne ifade ediyordu?

Kendinizi ilk olarak kocaman bir evde hayal edin ,evin içi özenle süslenmiş her yerinde inci gibi dizilmiş antika eşyalar, daha önce hiç hissetmediğiniz kadar huzurlu hissettiren arka fon müziği , ellerinizde içinizi yumuşatan kahvenizle beraber her şeyin iyiye doğru yol alacağının habercisi olan denizin dalgalarının gökyüzündeki kızıl rengiyle sonsuzlukta buluşmasını izliyorsunuz . Bu perspektiften bakınca hayatınızdaki her şey olması gerektiği gibi hatta olması gerektiğinden de makbul gibi görünse de kim bilebilir ki sonsuzluğa doğru dalmış kadının asıl amacının onu bu sonsuzluktan yani hapis kaldığı bu evden kurtaracak birini aradığını. Bu açıdan baktığımızda o devasa büyüklükteki evin boyutu size bellek aygıtı kadar küçük gelse de içinde barındırdığı devasa hafızası size kendi içinizdeki bu çıkmaz sonsuzluk hissini verecektir. Her antika eşyalara baktığınızda ise kendi küçüklüğünüzdeki özgür küçük kızı hatırlayacaksınız hem de şimdiki halinizle görüntü açısından bile benzemeyen halinizi. Huzurlu olarak hissettiğimiz müzikse, bir anlık da olsa  size sadece kendinizi bir köle olarak kabul ettirmeyişinizin merhemi olarak gözükecektir . Ayrıca elinizde tuttuğunuz sıcak kahveniz keyif kahvesi olarak  değil de gün geçtikçe daha çok daralan kişiliğinize müzikle beraber terapi olacağına inandığınızdandır. En kötüsü de  dibi gözükmeyen, insanların gerilerinde bıraktığı çöplerden oluşan  buna rağmen insanların bayılarak izlediği denizdir. Dalgaların verdiği his sizin kendi içinizdeki özgürlük hissinin belki de açığa çıkarmanız için son çırpınışlarıdır. Bu durumda da olduğu gibi her ne kadar mal mülk sahibi olsak da bedenimize her saniyede saplanan tasmadan kurtulamadığımız her an bize köle hayatını anımsatacaktır. İnsanları bu hale getiren güruha ne demeli peki ! Eski zamanlarda kalan ya da bize eski zamanlarda kaldığına inandıran kişilerden duyduğumuz kadarıyla kölelerin hayatı mı daha sakindir yoksa özgür insanların hayatı mı ? Dışardan baktığımızda her ne kadar kölelerin hayatı daha sakin dursa da içlerinde olup biten büyük yangınları, fırtınaları özgür insanlar tahmin edemediğinden kölelerin hayatı kendilerine göre çok sakin gelecektir. Oysaki bilmezlerdir onların özgür olma umutlarının her gün birer birer ağacın dalından yaprakların eksildiği gibi eksilirken yere düşen yaprakların da özgürlükleri için savaşırken darbeler alıp mağlup düştüklerinin  simgesi olduğunu.  Ünlü sanatçımız , Bob Marley’in de eklediği gibi :“Özgürlük için savaşırken ölmek, hayatının her günü bir mahkum olmak daha iyidir.”

İnsanlar kendi istekleriyle mi köle olurlar yoksa hayatın ve insanların iş birliğiyle uyguladıkları baskı yüzünden mi ? Özgürlüğümüzü kendi benliğimizden sayarsak baskı karşısında özgürlüğümüzü takas etmek ne kadar doğru sayılır ?  Öyleyse özgürlüğümüze ilerleyen yolda her ne kadar çok tehlike karşımıza çıksa da bu hareketliliği ve tehlikeleri göz önüne alarak yine de bu yolda koşmamız köle olmayı kabullenmekten daha mantıklı değil midir ? Özgürlüğü uğruna yani kendi benliği adına savaşmayan insanların ise özgür olmayı hak etmesi beklenmedik bir durumdur. Benjamin Franklin’in de dediği üzere:” Geçici güvenliği için özgürlüğünü verenler her kimse, ne özgürlüğü ne de güvenliği hak ederler.”

(Visited 17 times, 1 visits today)