Bir Umut

Dur durak bilmez yağışlardan sonra çıkıp çocuk kalbimi sevindiren, binaların hemen üstünde çizilmiş gibi görünen, solgun renklere boyanmış bir gökkuşağı vardı gökyüzünde. Ben gökyüzünü izleyip asla gerçekleşmeyecek hayaller kurmayı severdim. Silik renklerden oluşan çember benim için bir işaretti. Tek yapmam gereken bulunduğum vadideki yeşil, yumuşak ve rengârenk tomurcuklara, çiçeklere bürünmüş çimenlerin arasına uzanmaktı. Uzandım ve gözlerimi kapattım. Gökkuşağı yedi rengin mucizevi bir şekilde birleşiminden oluşmakta. Bu renkler; kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor. Sanki her renk geçidinin içinden geçtiğimde farklı diyarlar karşılayacaktı beni. Kuş bakışı gibi görüyordum ileriyi. Korkak adımlarla ilerlemeye başladım. Bir geçit çıktı önüme. Açtım ve geçtim.

Dökülen kanların renginde kıpkırmızı sis vuruyordu yüzüme doğru. Rastgele biraz ilerledim. Sis hafifledi.  Gözlerimi kıstım ve baktım. İçinde savaştan zarar görmüş masum çocuklar vardı. O çocuklar devletlerinin başkanları savaş çıkarttı diye annesini, babasını kaybediyordu. Toprağın altında yatan binlerce kefensiz şehit vardı.  

Sis bir anda dağılmaya başladı. Yanımdan sesler geldiğini fark ettim. Kafamı çevirdim. Biraz uzağımda bu seferde turuncu sisin içinde beyaz, siyah ve melez ten renklerine sahip bir grup insan kavga ediyordu. Irklarının birbirlerine üstünlüğünü hakkında tartışıyorlardı. Yaratılıştan gelen pigment değişikliklerinden birbirlerini düşman belirliyorlardı. Pierre Berton’un dediği gibi “Irkçılık cahilin sığınağıdır. Bölmek ve yok etmek ister.” Turuncu sis çekilmeye başlamıştı.

Yerini Kötülükleri bile aydınlatan, gökyüzünün bağımsız gündüz parlayan tek yıldızının rengine dönmüştü. Kulağımdaki tartışma sesleri yerini, bir kadının acılı çığlığına bırakmıştı. Bir adam dışarda genç kıza tecavüz edip şiddet uygularken, yanından geçen genç adamın bu konuya engel olmaya çalıştığı üzücü bir sahne vardı önümde. Adamı kızdan uzaklaştırmak için ittiğinde bir direğe denk gelmiş olması ve oracıkta ölmesiyle sesler son bulmuştu. Suçu kıza yardım etmeye çalışan adamın üzerine atmışlar ve ömrümü boyunca hapiste yatmasını adalet olarak görmüşlerdi. O kıza tecavüz ve şiddet uygulayan adam gibi insanların dışarda gezmesinin kaydı akmıştı gözümün önünden. Tahammül edemedim. Daha fazla görmemek için arkamı döndüm.

Döndüğüm yönde bu seferde yeşil sis vardı. Ama içersin de; bir tarafı kuruluktan ölmek üzere olan boynu bükük üç-beş dala sahip ağaç karşıladı beni. Dünyayı koruyamamamızın sonucu olarak ortaya çıkan küresel ısınmalar, hayvanların nesillerinin tükenmesi, ağaçların kesilip yerlerini beton parçalarına dönüştürmeleri.  Afrika’da yaşanan kuraklıklar. Gün içinde evlerine su taşımak zorunda oldukları için okula gidemeyen çocuklar barınıyordu.

Ardından ihtişamıyla kendini belli eden masmavi bir sis yaklaşıyordu. Okyanuslar, denizler… Deniz canlılarının insanlar yüzünden atılan çöplerle boğulmaları, denize döktükleri zararlı şeylerle ölmeleri ya da zehirlenmeleri yani kısaca can çekişmelerini gösteriyordu. Uzaklaştım. Bağlılık ve bilgeliğin simgesi laciverte bırakmıştı yerini.

Otoriter rejimler karşıladı beni. Demokratik olmayan her şey. Eşitsizlik, ülkenin bir tarafında adalet varken diğer tarafında yıkılmayan tabular, gerçekleşen üzücü olaylar geçiyordu önümden. Gözümü yumdum. Kurtulabileceğimi sanmıştım.

Lüks hayatın, zenginliğin ve zarafetin simgesi kapladı çevremi sisin ardında bu hayatı kendi seçmese de ekmek almaya bile zar zor gücü yeten insanlar varken, bazılarının hayali olan şeyleri kolaylıkla erişebiliyorlar diye hunharca harcayan insanlar vardı

Rengarenk sisler bir anda uzaklaşmaya başladı. Renkler yerini simsiyah gökyüzüne çevirmişti. Korktum. Bunca hayalden sonra gözlerimi açmak istemedim. Yüzleştiğim sorunların olmadığı bir dünyada yaşayamayacaktım . Meğer zihnim bana bir oyun oynuyormuş. Her şey hayal olarak kalmaya devam edecekti.

(Visited 4 times, 1 visits today)