Bir Yazarın Günlüğünün Son Sayfası

Karşımdaki sahneye ilk göz atışımla birlikte dertli bir nefes çektim içime. Dağıtılmış bir kitaplık, üst üste kule gibi dizilmiş veya her yere saçılmış kitaplar, kahve sehpasının üstünde bir sürü boş şişe. Kapıyı kapatıp atkımı ve montumu askılığa bıraktım. Uzun zamandır buraya gelmemiştim fakat bugün içimdeki ses bu apartmana sürüklemişti beni. Birkaç saat sonra bir sürü insan önünde yapmam gereken konuşmanın stresini ancak bu yumuşatabilirdi. Tam ortada duran kanepeye yavaş adımlarla yaklaşırken etrafın yakından bakılınca daha da karman çorman olduğunu fark ettim. Koltuğun üstünün diğer her yerden pek de farkı olmadığı barizdi. Üstünde bütün apartmanda olduğu gibi onlarca kitap vardı ve umursuzca fırlatılmış koyu kahverengi kaban bana burada yaşadığım zamandan beri çok şeyin değişmediğini gösteriyordu. Kabanını, sanki rahatsız etmek istemeyerek, usulca kaldırdım ve bir anlığına aklımda onun bu anlamsız kıyafeti giydiği hali canlandı. Eve geldiğinde bana bakarkenki içten gülümsemesi ve bir de… Bu düşünceyi aklımdan atmak isteyerek kafamı iki yana salladım ve onu da askılığa astım.

Mutfak, salonla birleşikti ve her şey tam da hatırladığım yerinde duruyordu. Küçücük, aslında dört kişilik olması gereken fakat iki kişinin zar zor sıkıştığı yemek masasına oturdum. Evin hali aklıma bir kıymık gibi saplanmıştı. Ben gittikten sonra zor günler geçirmiş olsan gerek, diye düşününerek evdeki boş olan tek masanın üstüne başımı yavaşça koydum ve gözlerimi kapadım. Belki burada kalıp onun için daha iyi olabilirdim. Masasında kimi yorgun bir şekilde dümdüz yerle bir olmuş, kimi bitmek bilmeyen inadı gibi dimdik ayakta duran şişelerden daha mutlu edebilirdim onu. Gerçekten yapabilir miydim bunu? Mümkün müydü onu kendinden kurtarmak? Çenemi masanın üzerinde kollarıma dayadım ve gözlerim tam karşımdaki sandalyeye ilişti. Birkaç yıl boyunca her akşam yemeğinde, onsuz boş kalan sandalyenin arkasındaki duvar yerine gözleri karşısında oturabilir miydim?

Orada kalmam gerekenden daha uzun bir süre kaldım. Onun kitaplarını karıştırıp konuşmamda ne söyleyeceğimi belirledim. Kitaplığında ona yaptığım ayracı yazdığı kitabın arasında buldum ve belirlediği sayfada bir bölümün altını özellikle çizdiğini fark ettim, yazdığı son sayfaydı bu:

Gözümdeki yıldızların sen olduğunu biliyor musun? Her yatağıma girip gözümü kapadığımda düşlediğim tek şeyin… Acaba hala yanımda olsan olayların gidişatını değiştirecek gücü bulabilir miydim kendimde? Ne kadar çok sorum var bilemezsin, sorsan bir tane daha. Sanata karşı sevgimi yitirdiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Elimdeki kalemin ağırlaştığı, kağıtların midemi bulandırmaya başladığı zamanı. Ben sanata deli gibi aşık olsam da sanat beni bir türlü sevememişti. Olmayacak işti, bilmeliydim. Senden önce ben kendimi kaybetmiştim, kendime değer vermezken sana hak ettiğin değeri nasıl verebilirdim, sanatım. Kirli sularımda hayata tutunan nilüferim.

Konuşmamı yapmak için alkışlar eşliğinde kürsüye çıktım. Tam konuşmaya başlayacaktım ki kalabalığın arasında onu gördüm. Hayattayken her zaman giydiği bileklerine inen kabanı, kalın siyah botları… Sadece bir gün daha onun hala yaşadığına kendimi inandırabilirdim. Derin bir nefes aldım ve konuşmaya başladım:

‘’Bugün sizlere nilüferin hikayesini anlatacağım…’’

(Visited 10 times, 1 visits today)