Bulutlardan Uzanan Kaydırak

Küçücük, belki sevimli belki de sevimsiz, transparan yani kısaca bir ‘su damlasıyım’. Ben varlık ile yokluğu ayıran bir çizgi kadar belirsiz, siyah ve beyazı ayıran renk kadar net, insanlar kadar karışık olanım,damlayım. Bu ise benliğim ve özgürlüğümün sonunu sadece ölülerin göreceği kadar siyah(!) olan savaşı.
​Kendine özgü gösterişi ile bilinen sonbahardaydık. Baharda yaşanan mutluluk adeta üç harfle ‘-son’ buluyordu. Sisli güneşin ardındaki bulutlara telaş hakimdi. Damlaların yağmur tanelerine dönüşmesi ve görünmez bir kaydırakla bulutu terk etmeye başlaması bulutu sakinleştirmişti. Biz su damlaları insanlarla anlaşamayız kimisi için melankoli ve özlem, kimisi için ise uçsuz bucaksız dalgaların oluşturduğu dehşet ve bu kötü duyguların hediyesi gözyaşı…
​İç bunaltıcı grilikteki bulutlardan yola çıktım. Yeşil bir aşktı o küçük yaprak parçası kaydıraklarına ise damar diyordu insanlar, kaygan yüzeyi ise onun benim omuz omuza dertleşeceğim bir dost olmadığını gösteriyordu. Fısıldıyordu adeta: tutunma bana, bu yolculukta teksin. Yorulduğumu anladığımda tutunduğum aşkı serbest bıraktım, süzülüyordum. Güzel olan şey yaprağın altı bir koy gibiydi, ağır ağır dingin bir limana düşüyordum… Yaprağın altında nehre uzanan küçük bir su birikintisi olduğunu fark ettim bir kurbağa zıplıyor çocuklar ise onu izliyordu. Doğum gibiydi bir yaprağın üzerinden düşüp kendinle bütünleşmek değişik bir duygu yaratmıştı o an bende…
​ İlk hedefim, nehrin ortasında olan kayalıkları aşmak, onların etrafını dolaşmak olucaktı. Bana binlerce hikayeyi hatırlatan bir gerçekliğin yansımasıydı aslında evimde olmak düşüncesi. Peki benim evim neresiydi? Hem damla olmak, hem nehrin kendisi olmak? Büyümek ve kendini nehir sanmak? İçinde balıklar, kurbağalar, kaplumbağalar beslemek ve üzerinde dolaşan yüzlerce kanatlı hayvana eşlik etmek? En son yavru bir kuş, nehrin kenarında su yudumluyordu ki damla olduğumu o an fark ettim. Alıp götürmek istiyordu gökyüzüne tekrar bir su damlası, bir buhar tanesi veya bir oksijen atomu olmanın yolculuğu olacaktı bu macera.
​Nehrin sonu iki küçük akıntıyla ayrılıyordu bir tarafı seçmem gerekiyordu kalbimi dinledim ve devam ettim. Yolculuğumun akışına müdahale etmeyi öğreniyordum, kuştan kaçmak, nehir yatağının değişimiyle savaşmak ve yaprağa küsmeyi bilmek, kendimi sulara bırakmaya cesaret etmek gibi küçük savaşlardı bunlar. Nehir kenarları yemyeşil ormanken ilerledikçe yerini tozlu bulutların bulanık hüznüne bırakıyordu. Merak ettim neden böyleydi? Bir su damlası kendi kendine sitem ediyordu hayata, kendini zehirli elmayı ısıran prenses gibi hissediyormuş buharlaşarak gökyüzüne olan yolculuğuna başladı ben ise daha da derine daldım çünkü pes etmek demek savaşı mağlup bitirmekti.
​Cesaretim azaldıkça onu güçlendiriyordum çünkü yok olması, yok olamama eşitti. Şelaleyi o sırada gördüm parlak bir güneş ve altında bu üzgün nehre gözyaşları ile ortak olan şelale. Birden aklıma geldi: Göl yolu bu kadar eğlenceli ise okyanusa giden yol nasıldı acaba diye? ‘Okyanusa giden var mı?’ diye bağırdım ama bir cevap alamadım çevreden gelen gürültü beni yalnızlaştırmış ve yolumu kaybetmeme sebep olmuştu artık ben bu savaşta tektim tıpkı kılıcına sarılmış bir şövalye gibi…
Kurduğum onca hayal, zihnimde yaşadığım bütün olaylar… Meğer zihnim bana bir oyun oynuyormuş.

(Visited 9 times, 1 visits today)