Gece Yalanları

Rüzgar esiyordu delicesine. Kot ceketimle duruyordum yağmurun altında. Yağmur gözyaşları mıydı acaba bulutların? Acaba tanrı bu şekilde mi ağlıyordu? Küçükken her bunu düşündüğümde kızardım kendime. Korkuyordum sanırım. Neden korkardı ki küçük kız çocukları? Defterin arasına koydukları çiçeğin kırılmasından, en sevdiği oyuncak bebeklerinin saçlarının bozulmasından, içinde en değerli eşyalarını ve hatta yüreklerini sakladığı kutularının bulunmasından, çokomel kağıtlarının düzleştirirken yırtılmasından… Ben artık başka bir şeyden korkuyordum: Onu bir daha görememekten…

Gökyüzüne baktım. Sanki hiçbir şey normale dönmeyecek gibiydi. Telefonumu çıkardım. Bir şarkı açtım Ortaçgil’den. “Gece yalanları/ Kendime söylediğim/ Ben en güçlü en güzel/ En doğru zannettiğim…” Düşündüm. Ben de çok yalan söylüyordum kendime. Hani Nietzsche diyordu ya “İki farklı insan var: gerçeği bilmek isteyenler ve yalana inanmak isteyenler.” diye, ben sanırım içten içe gerçeği bilip de yalana inanmaya çalışanlardım. Başarılı oluyor muydun bilmem. Bazen çığlık atıyordu düşüncelerim. Çoğu zaman da susturamıyordum onları. Tıpkı şimdi olduğu gibi…

Toprağı eşelemeye başladım bulduğum küçük bir dalla. Onca yağmura rağmen açılmıyordu toprak. Sanki almak istemiyordu içine bu küçük bedeni. Belki o da inanmak istemiyordu onun öldüğüne, belki o da kabullenemiyordu. Toprağın da seçim şansı var mıydı acaba yalanlara ya da gerçeklere inanmaya insanlar gibi? “Olsa neyi seçersin?” toprağa. Ses gelmedi. Belki de cevaplamıştı sorumu toprak dilinde ama ben duymamıştım. Ya da gerçekten susmuştu. Acaba kızgın mıydı bana odamdaki tüm çiçeklerimi öldürdüm diye? Doğru, sanırım ondan cevap vermemişti. Onun çocukları olan çiçeklerin katiliydim onun gözünde.

Özür diledim topraktan. Ve açılmaya başladı yavaş yavaş. Kazmaya devam ettim en derinlere doğru. Sanki onu değil de yüreğimi kazıyor, derinlere indikçe çocukluğuma ulaşıyor gibi kazdım.


Yanımdaki kutudan minik arkadaşımı çıkardım. Ellerimde tuttuğum bu güzel beden, bir kuşa aitti. Bir ismi bile vardı hatta: Mercan. Her gün pencereme gelen, her gün bulgurlarla beslediğim en vefalı yürek.
Onu nazikçe bıraktım toprağa. Ve örttüm üstünü beni artık affetmiş olan toprakla.
Mezarının üstüne küçük bir kız çocuğuyken kuruttuğum kırılmış çiçek yapraklarından dizdim. Belki onu yaşatmayı başaramamıştım ama güzel bir mezar yapmayı başarmıştım işte.

Güldüm hafifçe. Ve bir yalan daha söyledim kendime. Onu ne kadar bir daha göremeyeceğimi bilsem de, inandıracaktım kendimi kimilerinin var dediği cennete ya da kimilerinin inandığı reankarnasyona.
Bu yalanım da tıpkı diğer yalanların gibi karıştı geceye ve kayboldu tanrının gözyaşlarına karışan gözyaşlarımın içinde. Ve sustuk hepimiz. Toprak, gece, tanrı, bulut, yalanlarım, artık o kadar da kuru olmayan çiçeklerim ve Mercan. Sustuk…

(Visited 41 times, 1 visits today)