Hepimiz Suçluyuz

İnsanın toplumsal bir varlık olduğu hep konuşulur. Toplum olabilmek için düzen gerekliliği ifade edilir. Peki, bu düzen nasıl sağlanır?

Toplum düzenini sağlamaya yönelik yazılı olan ve olmayan birçok kural vardır. Bu yazılı olan kurallara kanun diyoruz. Yazılı olmayanlara ise ahlak kuralları diyoruz. Her iki kural seti de esasen cezalandırma üzerine kurulmuştur. Kanunlara uymamanız durumunda para cezası öder, hapse girer ya da uyarılırsınız. Ahlak kurallarına uymamanız durumunda ise azarlanır, arkadaşlarınızı kaybeder, toplum dışına itilirsiniz.

Yüzeysel olarak verilen bu cezaları değerlendirdiğimizde birçoğu hepimize doğru ve mutlaka olması gereken kurallar olarak görülür. Mesela kırmızı ışıkta geçmemek veya ülkemizde seyir halindeki bütün araçların sağdan gitmeleri örnek olarak gösterilebilir. Her iki durumda da kurallara uyulmaması halinde çok ciddi yaralanmalara sebebiyet verebilecek ya da ölümle sonuçlanabilecek kazalar ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bu tip kurallar üzerinde çok düşünmeyiz. Ortalama insanların bu ve benzeri kurallara uyması için herhangi bir yaptırıma ihtiyacı yoktur. Çünkü kurallara uymamaları durumunda ortaya çıkabilecek tehlikelerin farkında olmaları, kurallara uymaları için yeterlidir.

Ancak toplum içerisinde sayıları az da olsa aykırı insanların bulunduğu bir gerçektir. Bu insanlar kırmızı ışıkta geçebilirler ve ters yönde yüksek hızla araç kullanabilirler. Böylelerinin kurallara uyması için motive edilmeleri gerekir. Ceza, hepsinin üzerinde etkili olmasa da iyi bir motivasyon aracıdır.

İnsanlar, farklı toplumsal yapılar oluşturmuştur. Her bir birey de toplumsal yapılar içerisinde farklı roller üstlenmiştir. Dolayısıyla kurallar karşısında hepsinin hissiyatları ve davranış biçimleri değişkenlik göstermektedir. Bazılarının üzerinde cezalar çok etkilidir. Ceza görmemek için hassasiyetle kurallara uyarlar. Fakat bazıları ceza ne kadar büyük olursa olsun kuralları çiğnemeyi keyif verici bulurlar. Hatta bu insanlar kural çiğnemekten aldıkları hazza bağımlı olmuşlardır. Yaptırımları ne kadar arttırırsanız arttırın suç işlemeye devam edeceklerdir.

Bir de dikkate almamız gereken, toplumun suç saydığı ancak suç mu değil mi tartışmalı konular vardır. Örneğin bir şekilde karnını doyurma yeteneğinden yoksun olan kişinin açlıktan ölmemesi için yiyecek çalması hukuk karşısında suç sayılsa da vicdanen “suç” olduğunu savunmak oldukça zordur. Böyle bir durumda da çalma şansını bulan herkesin çalacağı aşikârdır. Verilecek hiçbir ceza aç kalmış bir kimsenin yiyecek çalmasının önüne geçemeyecektir.

Bana göre kural ihlallerine karşı ceza uygulanmasının -bu cezaların yüksek tutulmasının- suçun işlenmesine etkisi azdır. Eğer temiz bir toplum yaratmak istiyorsak yanlış saydığımız unsurları, suçlu sayılan kişileri ve onların davranışlarını detaylı olarak incelemeliyiz. Çözümleri bu incelemelerin sonuçlarında aramalıyız. Suç işlenmesini azaltmak için sosyal refahı artırmak, sosyal adaleti sağlamak, eğitim kalitesini yükseltmek çok daha etkili olacaktır. Suça karşı ceza tek başına çözüm olarak düşünülmemelidir.

 

Bu konuya ilgi duyanların Dostoyevski’nin yazdığı “Suç ve Ceza” kitabını okuması şiddetle tavsiye olunur. Dostoyevski “Suç ve Ceza” da toplum içinde temiz kalmaya çalışan –adalet çalışanı olmak üzere kendin yetiştirmeye çalışan bir öğrencinin- bir kişinin, yoklukla nasıl suça itildiğini incelemektedir. Bizleri suç hakkında farklı bakışlara zorlamaktadır. Dostoyevski’ye göre suç tek başına suçu işleyen taraftan işlenmemektedir. Bu nedenle tek başına cezalandırma ile engellenmesi de mümkün değildir. Eline sağlık Dostoyevski.

(Visited 24 times, 1 visits today)