İkinci El Kaban

Hava soğuktu. Mayıs ayının alışılmış ılıklığı gün doğmadan şehri terk etmiş ve saatler sonra bile geri gelmemişti. Bir umut hava düzelir diye üstüme almadığım ceketi düşündükçe pişman oldum ve pişman oldukça üstümdeki ince gömleğe daha da sıkı sarıldım. Kendime bir kaban bulmam gerekiyordu yoksa damarlarımdaki kan son damlasına kadar donacaktı.

Olmam gereken yerler ve bitirmem gereken işlerim vardı ancak onları düşünmeden önce gördüğüm ilk ikinci el dükkana giriş yaptım. Dükkanın içindeki ağır tarçın kokusu başımı döndürürken sıralanmış kıyafetlerin arasından işime yarayabilecek birkaç parça bulmaya çalıştım. Bir kaban, belki bir çift eldiven ve belki de yün bir bere… 

Birkaç askılığa daha bakıldıktan sonra aslında dükkanın ne kadar da boş olduğunu fark ettim. Benim dışında kasanın arkasında telefonuyla ilgilenen uzun kıvırcık saçlı kadından başka kimse yoktu ikinci el kıyafetlerle ilgilenen. Kasadaki kadının şişirmiş olduğu sakız patlayınca ceket arayışlarıma devam ettim ve dükkanın daha da derin kısımlarına girdiğimi farketmedim bile. 

Elimi yan yana dizilmiş onlarca parçanın üstünde gezdirip farklı kumaş dokularını hissediyordum ki bir adet kaban diğerinden daha çok ilgimi çekti. Uzanıp asılmış olduğu askından aldığımda askıda göründüğünden daha da uzun ve kalın olduğunun farkına vardım. Bu siyaha yakın kahve tonundaki deri kabanın arkasındaki renk solması dışında görünürde hiçbir problemi yoktu ki piyangoyu kazanmış gibi hissetmiştim. Üstüne yapıştırılmış olan etikette yazan numaradan daha da fazlasını hak eden bir parçaydı ancak bunu satıcıya söyleme gibi bir planım yoktu. 

Biraz daha elimdeki kabanı inceleyip görmediğim bir deformasyon bulmaya çalıştım ancak bulamayınca kasada ödeme yapmak üzere hareketlendim. Kasadaki kadın sakız çiğneme eylemini bir an bile durdurmadan ödeme yapmamı sağladı ki bunu zaten çok umursamadım. Kabanı dükkandan dışarı çıkmadan hızlıca üstüme geçirdim ve zaman kaybetmeden kapıdan dışarı çıktım.

Kabanın önünü kapatıp soğuğu biraz daha engellemiştim ki biraz daha üstümdeki cekete gömülme isteğiyle doldum. Elimi cebime attım ve hiç beklemediğim bir şekilde bir kağıt buldum. Kağıdı yavaşça elimde döndürdüm ve yavaşça katlanmış yerlerinden açmaya karar verdim. 

Kağıdın üstünde bir adres yazıyordu. Aceleyle yazıldığı belli olan adresin bazı yerleri benim gibi kötü el yazılı birisi için bile kafa karıştırıcıydı. Sokak numarasındaki rakamın üç mü yoksa sekiz olduğunu anlamak için uzunca kağıdı incelemem gerekti.

Normalde olsa yanımda duran çöp kutusuna atacağım kağıt üstünde bulunan kırmızı izler yüzünden ilgimi çekmişti. Bu kırmızı izler her şey olabilirdi ancak dün izlediğim filmden sonra aklıma ilk gelen olasılık bu izlerin kan olduğuydu. Aklımdaki düşünce ile omurgamdan aşağı kaynar sular döküldü ve çok da zeki olmayacak bir içgüdü ile bu adresi ziyaret etmeye karar verdim.

Takside geçirdiğim yirmi dakikalık araba yolculuğunda düşündüğüm tek şey bu kanın kime ait olabileceğiydi. Kuru iz muhtemelen yazıyı aceleyle yazmış olan kişinin parmak izinin şeklini almıştı ve bu şekilde kurumuştu. Bir yandan heyecanlanırken bir yandan da korkuyordum ki taksi durdu.

Arabadan indiğimde ilk gördüğüm şey büyük bir ağaçtı. Bu çok büyük, çok yaşlı bir ağaçtı ve altında oluşmuş gölge neredeyse bir otel büyüklüğündeydi. Ağaca yaklaştığımda aslında bu gölgeyi yaratan yapraklar dışında dallara bağlanmış yeşil kağıtların da olduğunu gördüm. Bir dilek ağacıyla karşı karşıyaydım.

Ağacın etrafında dönmeye karar vermiştim ki attığım ikinci adımda büyükçe bir mezar taşı gözümü aldı. Parlıyordu ve oldukça yeni gözüküyordu. Biraz daha ilerlediğimde mezar taşında yazan tarih dikkatimi çekti ve daha dikkatli düşündüğümde ayrıntıyı fark etmem neredeyse bayılmama sebep oluyordu. Bu tarih bugünün tarihiydi ve yazılmış doğum tarihi benimle aynıydı. Cesaretimi toplayıp taşın üstündeki ismimi okuduğumda başım döndü ve ellerim buz kesildi. Arkamda birini hissettiğimde artık kaçmak için çok geç kaldığımı anlamıştım.

(Visited 2 times, 1 visits today)