İzolasyon

Masmavi hava ve parlayan güneşin selamı ile uyandım. Camı açıp derin bir nefes aldım. Daha sonrasında saate bakıp gelen mesaj var mı diye telefonuma bakacaktım. Tuhaftır, her tarafa baktım fakat bulamadım telefonumu. Aşağı inip telefonumu bulma çabasına devam ederken bir yandan kahve hazırlamaya mutfağa gittim. Su kaynatmak için kettle’ı aradım. Oda ortalıkta yoktu. Tuhaf bir şeyler dönüyordu.

 

 

Önce hırsız mı girdi diye düşündüm fakat kapı kilitliydi. Neredeydi bütün teknolojik aletlerim? Ev telefonunu kullanarak polisi aradım ve büyük bir kriz olduğunu öğrendim. ‘’Ne krizi’’ diye soracakken hatlar kesildi. Sokağa çıkıp neler olup bittiğini anlamam gerekiyordu. İlginç bir şekilde sokağımda çıt yoktu. Ne araba sesi ne de telefonla konuşan insanlar. Bu güzel sessizlik beni büyülemişti. Kendi kendime bütün teknolojik aletler kayboldu mu diye şaka yaparak güldüm. Yürümeye devam ettim ve şehir merkezine geldim. Upuzun iş yerleri, gökdelenler ve görkemli yapısıyla üst düzey bir şehirdi. İnsanlar dışarıda, endişeli ve aklını kaybetmişçesine birbirine sorular soruyordu. Hiçbir araba sesi yoktu. Anladığım kadarıyla kimsenin telefonu yoktu çünkü hiçbirinin elinde görmemiştim. İşler çığırından çıkmaya başlıyordu. Kendi kendime yaptığım şaka sanırım şaka olmamaya başladı. Panik halinde herkes oradan oraya koşturuyordu. Daha kötüsü telefon olmadığı için kimse neler bittiğini öğrenemiyordu. Telefon ve arabalar yoksa diğer teknolojik aletlerde kaybolmuş olmalıydı. Eğer öyleyse dünya üzerindeki bütün iletişim sistemleri çökmüş, haberleşme imkânsız hale gelmişti. Herkes adeta izole olmuştu. Bütün bu olanlar üzerimde büyük bir panik ve baskı yaptı. Merkez kalabalıklaşıyordu ve bu kaostan kaçmak için ailemin evinin yolunu tuttum. Vardığımda onlar durumu çözememişlerdi. Açıkladım ve ağızları açık kaldı. Nasıl olur diye düşünüyorlardı. İletişimin yanı sıra ulaşım, beslenme, sağlık gibi hayati faktörlerde çok zorlaşmıştı. O günün akşamında şehirde neler olup bittiğine bakmak için meydana indim. Sokaktan geçerken yanan tenekeler ve bağırışlar duydum. Geri adım attım. Neler olduğunu görmek için uzaklaştım ve uzaklaştığım anda alevler içerisindeki bazı yapılar, sokaklar gördüm. Bağırışlar, toz ve yıkılan ufak çaplı yapılar vardı. Koşa koşa uzaklaştım merkezden. İnsanlar teknolojik alet aramak için birbirlerini gasp ediyordu. Soyguncular her yerdeydi. Bazı patlama sesleri duydum. Şehir kapkaranlıktı. Elektrik üreten fabrikalar durmuş ve jeneratörler ortadan kaybolmuştu. Sadece alev sesleri ve bağırışlar duyuyordum. Eve geri döndüğümde ailem uyuyordu. Onları uyandırıp evi güvenli hale getirmemiz gerektiğini söyledim. Bazı çitleri söküp kapıya monte ettik. Terastan şehrin ucu gözüküyordu. Gözetlemek ve nöbet için oturuyordum. Gece yarısı kapıdan sesler geliyordu. Hemen uyanıp elime bir sopa aldım ve kapının kırılmasıyla beraber tam vuracakken kardeşim ‘’DUR!’’ Diye bağırdı. Ödümü patlattın! Dedim. Şehrin en diğer ucundan buraya nasıl geldin? Diye sordum. ‘’Senin evine baktığımda yoktun, en mantıklısı ailemizin evine gelmek olurdu dedi’’. Bu kaos içerisinde tamamen unutmuştum kardeşimi. Özür diledim, sarıldık ve bu gündem hakkında konuştuk. Şehrin diğer ucunda da durumlar farklı değilmiş. Sınırların kapatıldığını ve ülke başkanlarının saklandığını öğrenmiş.

Böyle böyle yaklaşık 1,5 hafta geçti. Artık yemek stokumuz azalıyordu ve şehre inmem gerekiyordu. Kardeşim gerekli sağlık eşyaları için bir eczaneye, bende markete gidecektim. Olabildiğince çok şey almamız gerekiyordu çünkü şehir hiç de güvenli değildi. Şehre indik ve sessizlik içindeydi. Her yer patlama izleri, yanık ve çöplerle doluydu. Havada bir duman ve karartı vardı. Etraf boğucuydu. Total bir kaos gerçekleşmişti. Marketi gördüm ve kardeşimle ayrılmak üzereydik. Boş şans! Dedim ve market kapısına tekme atarak geçtim. Yiyecek stokunu tekrar doldurmak amaçlı gerek yiyecekleri ve sıvıları aldım. Havada iğrenç bir koku vardı. Bir maske buldum ve takmaya başladım. Bu koku bozulan yiyecek ve külden oluşuyordu. Bu havayı daha fazla ciğerlerime doldurmadan kardeşimi aramaya gittim. Oda ilaçları almıştı ve evin yolunu tuttuk. Yolu yarıladığımızda bir haydut önümüzü kesti ve yiyecek ve ilaç poşetini istedi. Silahlıydı. Bu nedenle zora düşmüştük. Kardeşimle küçüklükten beri dövüşüp birbirimizi korumada eğitirdik ve bu nedenle kendimizi koruma yeteneğimiz üst düzeydeydi Birbirimize bakış atarak bile anlaşabiliyorduk. O poşeti vermek üzereyken adamın ayağına bastık ve onu itip uzaklaştırdık. Poşetleri alıp koşmaya başladık ve adam muhtemelen bileğini burkmuştu ve koşamıyordu. Sinirden havaya ateş ediyordu. Gülüp ‘’İşte bu!’’ dedik. Eve döndük ve gerekçeleri getirdik. Ortalık çok karışmıştı ve bu uzun süre böyle devam edecekti.

 

 

Uzun süre geçti. Yaklaşık yarım yıl ve biz düzenimizi kurmuştuk. Zaman zaman şehre indik, yeri geldi başka evlerden malzeme bulmaya çalıştık. Küçük bir tarlamız vardı. Ve şehir hastanesini kullanarak ihtiyaçlarımızı karşılıyorduk. Şehrimiz neredeyse terk edilmişti. Binalar artık yosun tutmaya, çökmeye başlamıştı bakımları yapılmadığı için. Pas tutan ve artık vahşi hayvanların istila ettiği şehir merkezinde bir esinti vardı. Sessizlik ve havadaki temizlik güzel değişikliklerdi. Teknolojik aletler olmadığı için çoğu insan hayatta kalamadı. Yemek yapamadılar, hastalıklar için ilaç bulamadılar ve benzeri nedenler yüzünden. Yollarda çatlaklar oluşuyordu. Çoğu bina döküntüye dönmüştü. Bir daha kurulu düzen kurmak çok zordu çünkü kimse birbiri ile iletişim kuramıyordu. En azından sivil insanlar bunu yapamıyordu. Ve teknolojik aletler yapılması zordu ve zaman alıyordu. Tarih eskiye dönmüş gibiydi. Bu büyük yıkım arkasında hem sadelik, sessizlik ve temizlik bıraksada; Alışılması zor ve yepyeni bir hayat vaat etmişti. Nasıl ve neden olduğunu bu zaman içerisinde pek çok kez sorgulasamda, hiçbir cevap yoktu. Belki hayatımız daha sıkıcı ve rutin hale geldi. Fakat teknolojinin güzelliği ile bizi alı koymasından kurtulup, aslında kimler olduğumuzu bulmamızı sağladı.

(Visited 8 times, 1 visits today)