Kaçınılmaz Son

Beklediğim o an geldi. Zaman makinesi kapsülünün içerisindeyim, etrafıma bakıp kapsülü inceliyorum ve bir şey dikkatimi çekiyor. Sayı girmen gereken bir paneli fark ediyorum. Yanına almam gerekenlerden emin olduktan sonra elimi yavaşça o panele götürüyorum ve merak ettiğim yılı o panele yavaşça yazıyorum: “2035”.

İşlem tamamlandıktan sonra dışarıya adımımı atıyorum. Etrafımı incelerken tek bir olay gözümden kaçmıyor. İnsanların daha da robotikleştiği, teknolojiye bağımlılığın devam ettiği bir gelecekle karşılaşıyorum. Bunda şaşırılacak bir durum görünmüyor çünkü bu olay geldiğim yılda -2021 yılı- dahi bulunuyordu. Etrafta fazla dolaşmadan kendimi bir Alışveriş Merkezine atıyorum. Biraz etrafta dolaştıktan sonra kıyafetlere gözüm takılıyor, modanın değişimi kaçınılmazken kıyafetlerin üretildiği materyallerin de gittikçe basitleştirildiğini -hayvanların malzemelerinin kullanılmadığını- görüyorum. Anlamam biraz uzun sürüyor fakat fastfood zincirlerinin yavaşça çöktüğünü, insanoğlunun yoksulluğa ve çaresizliğe doğru ilerlediğini fark ediyorum. Bir süre sonra bir kafede dinlenmek için oturmaya karar veriyorum. Orada otururken televizyonda bahsi geçen bir konu dikkatimi çekiyor, ona odaklanıyorum. Bir süre sonra programa konuk olan bir bireyin spikerin sorusundan sonra ağızından şu sözler çıkıyor: “…Türkiye ile beraber birsu kaynaklarının tükenmesi, an meselesi.”

Programda geçen sözlerden sonra telefonumu çıkarıyorum -2035 yılına göre çok eski- ve bulunduğum kafenin internetinden konuyu araştırmaya başlıyorum. Etrafta kimse söylenenlere kulak asmıyor, sanki onlara göre normal bir durum gibi davranıyorlardı. Birkaç internet sitesinden öğrendiklerim kadarıyla koskoca ve derin olan göllerin kurumuş, onların yerlerini bir çöp yığını gibi duran modern binalar kaplamış. Olduğum yerden kalkıp gezinmeye devam etmeye karar veriyorum. Bir süre sonra susadığımı fark edip bir market bulmaya karar veriyorum ve dakikalar sonra karşıma çıkıyor. Girmeden önce insanların kullandıkları para biçimini görmeye çalışıyorum, hala kağıt para kullananların olduğunu fark edince kendimi rahatlamış hissediyorum. İçeriye girdiğimde suların çok pahalıya satıldığını ve çok az kaldığını gördükten sonra alabildiğimi alıp hızlıca suyun parasını verdikten sonra çıkıyorum. Eskiden insanların restoranlarda oturup istediği gibi yiyip içebilirken, şimdi sayılı kişilerin bunları yapabildiğini görüyorum. Bir süre sonra etraflarda asılan pankart tarzı şeylerin üzerindeki yazılarda “Gerektiği kadar tüket!” gibi yazılar olduğunu görüyorum. Biraz daha dolaştıktan sonra bunun ne kadar büyük bir problem haline geldiğini, insanoğlunun kendi sonunu getirdiğini anlıyorum. Bir anda durup düşünmeye karar veriyorum.

Bu problem, ne zaman başladı? Bu soruyla kendimi kaybetmeye başladığımı hissediyorum, Milyonlarca hayvanların kesilip tüketildiği, artanın çöpe atılıp hiçbir şekilde kullanılmadığı ve et kıtlığına sürüklendiği. Derin denizlerin çekildiği ve üretimin gittikçe zorlaştığı bu büyük problem, ne zaman başladı ki? Aslında uzun zaman önce başlamadı, çokta yakın bir sürede başladığını da söyleyemem. Bulunduğum yerden kalkıp zaman makinesine tekrar dönüyorum -başkalarının bulamayacağı bir yerde- ve kendime bu soruyu soruyorum:           –“Peki, bu problemi durdurmak için geç mi?”

(Visited 8 times, 1 visits today)