Cep Saati
Cep Saati

Kahramanım

Hayatımın en hüzünlü zamanını yaşıyordum. O sabah dedemle birlikte benim de bir parçam toprağa karışmıştı. O parçam benim doğum günümde ilk pasta üfleyişimi, düştüğüm için dizimin ilk kabuk bağlayışını, girdiğim ilk sınav gününü ve bunun gibi beni ben yapan anılardan oluşuyordu. Belki de ben bu anılar yaşanırken ben hiçbir zaman aynı değildim ama dedem hep aynıydı. Dedem her zaman benim kahramanımdı. Hani biz küçükken “Sen anneni mi yoksa babanı mı daha çok seviyorsun?” diye sorduklarında ben her zaman dedemi dedim. Dedem benim kahramanımdı çünkü ne zaman ihtiyacım olsa onun bir yerlerde bana yardım edeceğini biliyordum. İşte o sabah hayatımda ilk defa bundan sonra bana yardım edeceğinden şüphe duymuştum. Ama bunu düşündüğüm için kendimden utanıyorum. Her ne kadar yanımda olmasa da o sonrasında bana bıraktığı yadigârlarla, omzuma konan kelebekle, yüzüme çarpan rüzgarla beni yalnız bırakmadı. O yine bir yerde benim için vardı.

     Küçükken annem ve babam işleri dolayısıyla çok çalışıyordu. İşte tam da bu yüzden ben bütün zamanımı kahramanımla geçiriyordum. Bazen gün içinde birlikte parka giderdik, bazen evde kılıktan kılığa girip oyun oynardık ve bazen de küçük, masum sırlarımız olurdu. Belki de bu yüzden en çok dedemi seviyorum diye cevap veriyordum. Dedemin kendine has özellikleri vardı. Mesela her ayın aynı günü birlikte çarşıya giderdik ve o benim beklememi söyleyip bir yere giderdi. Döndüğünde ise elinde kolunda, üstünde başında bir farklılık olmadan dönerdi o yüzden yıllarca bu gizemi çözmeye çalıştım ve cep saatini de hiçbir zaman yanından ayırmazdı. Halbuki o eski püskü saati neden taşırdı hiç anlamazdım. İşte o sabah bu gizem perdeleri de aralanmıştı.

        Üniversitenin ilk yıllıydı, hayatımın en mutluluk ve onur verici zamanlarıydı çünkü avukat olacaktım. Ben ve kahramanım her zaman adaletten ve eşitlikten yanaydık. Ben daha küçücük bir çocukken dedem bana terazinin kolları gibi eşit olmayı öğretmişti ve bunun gibi birçok kavramı dedemden öğrenmiştim. Zaman geçtikçe bu iki kavramın değerini daha daha da iyi anladım ve avukat olmaya yolunda çalışmaya başladım. Üniversite sınavını kazanmak için sabahlarken dedem de benle sabahlardı. Bu başarı ikimizin başarısıydı ve bu yüzden her gün okul çıkışı dedeme gidip o gün derste işlediğimiz şeyleri ona da anlatıyordum. Yine bir gün okuldan çıkıp dedeme giderken bir telefon aldım. Arayan babamdı ve dedemin alzheimer hastası olduğunu söylemişti. Dünyam başıma yıkılmıştı ve o telefondan sonra bir daha telefon açmaya korktum.

       Dedem çok iyi bir savaşçıydı. Hasta olduğunu öğrendiğimden beri onunla birlikte güzel vakit geçirmeye devam ediyordum. Artık ona yeni şeyler öğretme sırası bana gelmişti. Dedem gün geçtikçe her şeyi unutuyordu ellerimden kayıp gidiyordu ama hiçbir şey yapamıyordum. Küçükken bana her şeyi öğrettiyse benim de bir şeyler yapmam gerekiyordu. Aslında dedem hastalığını çok önceden öğrenmiş ama ben bunu çok sonradan öğrendim. Hastalık daha onu ele geçirmemişken onu benim için küçük küçük mektuplar hazırlamış. 30. yaş doğum günün, düğün günün, mezuniyet günün… Ben bu mektuplara o sabah ulaşacaktım.

      O sabah eve geri döndüğümde bana bir kargo geldi. Üstünde deden yazıyordu. İçimde büyük bir hüzünle paketi açtım ve bana “Benim artık gitmem gerekiyor ama seni her zaman seveceğim. Sakın hayallerinden vazgeçme! Bu paketin içinde sana en değerli mirasımı bırakıyorum ve onun kıymetini bil, o aynı senin gibi özel. Zamanın kıymetini bil.” yazıyordu. Dedem beni yine yalnız bırakmamıştı. Paketin içinden cep saati ve bir sürü altın çıkmıştı. Canım dedem her ay maaşını alınca ileride ben kullanabileyim diye altın alıyormuş.

      Okula gidip geldikçe cep saatini yanımda taşıyordum. Hatta bazen arkadaşlarımla güzel zaman geçirirken daha zaman var diye düşünüp derse gitmiyordum ama derse gittiğimde dersin çoktan başlamış olduğunu görüyordum. Sanırım bu saat bozuk diye düşünüyordum ama kahramanım beni yanıltmazdı. Bir cep saatiydi ama mutlu olduğun zamanı anlıyordu ve o zaman kendiliğinden durduğunu çok sonradan fark ettim. Kahramanım, eğer zaman durmuyorsa mutlu değilsindir ve bundan vazgeçmelisin diyerek hayatımın en önemli şeyini öğretmişti. Diğer mektuplarımda zamanı geldikçe kargo tarafından getiriliyordu ve her birini açarken içimde ayrı bir heyecan oluyordu. Aradan yıllar geçmişti ve saatimi hâlâ takıyordum. Artık dedemden son mektup gelmişti. Bu sefer içinde sadece “Hayat bir gün, o da bugün.” yazıyordu.

Cep Saati
Cep Saati
(Visited 29 times, 1 visits today)