Kamera Şakası

 

Kahkahalarla gülerken bütün gün yaşadıklarımız tekrar gözlerimin önünden geçiyordu. Başımızdan geçen tüm trajikomik olayların gerginliği ve yükü etkisini histerik kahkahalarla belli ediyordu. Kameraya el sallarken ne halde olduğumu bilmiyordum. Tek istediğim eve gidip yatağıma uzanmak ve günün yorgunluğunu atmak iken bugünü, bir videoyu yinelermişçesine, zihnimde tekrar oynattım. Sanırım olayların başlangıç noktası bir cumartesi günü kitap fuarına gitmeye karar vermemizdi.

İrem ile haberleştiğimiz saatte buluşup kitap fuarına gitmek için yola koyulduk. Metro beklerken, başımıza geleceklerden habersiz, hangi kitapları alacağımızı tartışıyorduk. Metro geldiğinde büyük bir kalabalık bizi içine aldı ve kalabalıkla birlikte metroya sürüklendik. İrem’in kısık sesli çığlığıyla ona döndüm. Metro kartını metronun kenarından raylara düşürmüştü. O anda Murphy Kanunları’nın pençesine düştüğümüzü anlamalı gerisin geriye evlerimize dönmeliydik. Ama kararlıydık kitap almadan eve dönmek yoktu!

İrem’in moralini kitapları hayal etmesini gerektiğini söyleyerek düzelttikten sonra metrodan indik. Üst geçitten geçerek kitap fuarına gidecektik. Hayatımda ilk kez ,ve umarım son kez, üst geçitten geçmek için sıra olduğunu gördüm. Arka arkaya beş kişinin geçerken montunu bir demire sürterek yırtmasına sessiz kahkahalar atarken ‘’gülme komşuna gelir başına’’ sözünü unutmuş gibiydik. O kargaşadan da ayrıldığımızda karşılaştığımız görüntü adeta hayal kırıklığıydı. Fuarın önünde metrelerce sıra vardı. Sıranın sonu olduğunu düşündüğümüz yere geçtik ve beklemeye başladık. Arkamızdaki adamın söyledikleriyle sıranın ortasına girdiğimizi fark ettik. Özür dileyerek sıranın asıl sonunu bulmaya bulmaya çalıştık. Üç tane yaşlı ama oldukça şık kadın hemen önümüzdeydi. Hafif çiseleyen yağmur onları rahatsız etmiş gibiydi. Biz ise başımıza geleceklerin son bulmuş olduğunu varsayarak onların ‘’Ah kahküllerim bozuldu.’’ ‘’Ayakkabılarım çamur oldu.’’ ‘’Ay hemen şemsiye açalım.’’ Gibi söylemlerine gülmeye koyulduk.

Aradan geçen yirmi dakikanın ardından fuarın kapıları görünmüş, içimize su serpilmişti. Soğuktan buz tutmuş ellerimizi ısıtmaya çalışırken arkamızdakilerin söyledikleri kulağıma ilişti. Bir süikastten bahsediyorlardı. Önce bir kitapta bahsettiklerini düşündüm ama sonra öyle olmadığını fark ettim. İrem’i dürtüp onun da dinlemesini sağladım. İçeride bulunan bir yazardan ve onu öldürmekten konuşuyorlardı. ‘’Çok tekin kişilere benzemiyorlar.’’ diye geçirdim içimden. Dış görünüşlerine göre yargılamak ne kadar doğruydu bilmiyordum ama söyledikleri de ortadaydı! Fuarın girişine çok az kalmıştı ve biz ne yapacağımızı  bilmiyorduk. Zihnimde bütün polisiye film ve romanlarının olay örgüsü dönüyordu. Katil her seferinde de onu ispiyonlayanları öldürüyordu. Bu kadar ulu orta bir yerde, insanların içerisinde birini öldürmek kolay mıydı? Biz ne yapacaktık? En iyisi birilerine haber vermekti. En yakınımızdaki güvenliğe sarsak ama hızlı adımlarla yürüdük. Olanları anlattığımızda bize gülümseyip bütün şaka videolarında olan hareketi, omzumuzdan tutup bizi döndürerek kamerayı göstermeyi, yaptı. Soğuktan ve adrenalinden kıpkırmızı olan yüzlerimiz şimdiyse gülmekten geriliyordu.

Kamera şakasını yapanlar hiç unutamayacağımız bir anımız olduğuna sevinmemizi söyleyerek  bizi teselli ederkenmzoraki gülümsüyorduk. İrem ise şu sözlerinde son derece haklıydı: ‘’O kadının montu yırtıldığında ve içinden pamuklar fırladığında o kadar gülmeyecektik. O da şu an bize gülse yeridir.’’

(Visited 44 times, 1 visits today)