Kızıl Beyaz

Gözleri tavandaydı. İfadesiz suratındaki koca gözleriyle hareketsizce tavanı izliyordu. Önceden farketmediği kadar beyaz ve sadeydi. Kafasını salladı kendi düşüncesini reddederek. Önceden farketmişti bu kadar beyaz olduğunu ancak şimdi öncesinden daha fazla canını sıkıyordu bu sade beyazlık. Soluktu sanki ama bildiğimiz beyazdı. Bomboş bir beyazlıktı. İnsanı delirten o beyazdandı. Baktıkça farklı renklere bürünen, görüntüler görmemize sebep olan o garip beyazdandı. Oldukça beyazdı.

Yavaşça yattığı yataktan doğruldu. Üstünde yattığı çarşaf, yatağının yanındaki tek kişilik koltuk ve hatta odanın köşesindeki kapı bile beyazdı. Her yer beyazdı. Farklı tonlar yoktu. Her eşya o garip beyazdandı. Genç kız beyazdan nefret ederdi, özellikle de bu beyazdan. Dışarıdan sesler duydu. Her zaman orada olan seslerdi bunlar. İnsanlar konuşuyor, kapısının önünden geçiyor hatta gülüşüyorlardı. Aldırmadı. Aldırmamayı seçti çünkü alışmıştı artık. Alışmayı kendi seçmemişti elbette. Kim sinir bozucu bir gürültüye alışmak isterdi ki? Elinde olsa herkesi susturmak isterdi. Keşke herkes çenesini kapasa. İç sesi konuşurdu sürekli. Susmazdı hiç. Ona da aldırmadı. Ayaklarını yataktan sarkıttı ve soğuk mermerle buluşturdu. İrkilmedi. Her gün adımladığı mermerlerdi bunlar. Mermerlere baktığı sırada üzerindeki salaş elbisenin de beyaz olduğunu farketti. Birkaç saniye elbisesine baktı ve omuzlarını silkerek bakışlarını kaldırdı. Ayakları üzerinde dengesini kurdu ve sakin adımlarla pencerenin yanına ulaştı. Beyaz perdeleri araladığında pencerelerin arasından sızan soğuk rüzgarı hissetti. Rüzgarla ilgilenmedi. Her perdelerini araladığında hissettiği soğuk havaydı. İlgisi sadece dışarı dünyadaydı. Odasının aksine dışarısı sürekli değişirdi. Her gün yeni bir hal alırdı. Gelip geçen insanlar değişirdi, hava değişirdi, renkler değişirdi, yere düşmüş yaprakların sayıları değişirdi. Bugün incelediği dünya dünün aksine daha soluktu. Soluk yeşil renkli ağaçlar rüzgar ile sallanıyordu. Hastanenin önünden soluk renkli ve düşük suratlı insanlar geçiyordu. Arabalar çamurlanmıştı, soluklardı. Kuşların yokluğu dikkatini çekmişken hastane kapılarının yanında uyuyan bir yavru kedi gördü. Bembeyaz tüyleri ve küçücük bedeni ile kıvrılmış uyuyordu. Dışarıdaki kediyi izlemeye dalmışken kapısından gelen tıkırtılar duydu. İrkilmedi. Gelenin bir hastene görevlisi olduğunu biliyordu.

Hemşire yavaşça kapıyı aralayıp içeri girdi. Dönüt beklemedi. Hiç saygısı yok. Yatağında bulmayı umduğu hastayı pencerenin karşısında bulunca yatağa ilerlemeyi durdurup pencereye yönelen hemşire elinde tuttuğu tepsiyi eskisinden daha sıkı kavradı. Pencerenin yanındaki kız hareket etmeyince hastanın içeri birinin girdiğini duymadığını düşündü. Birkaç kere hastaya seslendi yavaşça. İlaç saati gelmişti. Her gün bu saatte tüm hastalara ilaçları dağıtılırdı. Genç kız kendisine dönmeyince hemşire elinde tuttuğu tepsiyi pencerenin yanındaki masaya bıraktı. Hastanın diğer tarafına geçerek sağ elini kızın omzuna koydu. Kız irkilmedi. Hemşireyi şaşırtmaya yetecek bir hızla hemşirenin aksi yönünde döndü ve tepsiyi iki eliyle sıkıca kavradı. Ardından düşünmeden hızla yukarı kaldırıp hemşirenin kafasına doğru savurdu. Düşünmemeliydi. Düşünseydi yapamazdı. Tekrarlanan günlerinden farklıydı çünkü şu an olanlar. Oldukça sert demir tepsi hemşirenin kafasıyla buluşunda hemşire afalladı ve yere düştü. Bu hastayı durdurmadı. Durdurmamalıydı. Durdursaydı her şey biterdi. Çömelerek birkaç kere daha savurdu tepsiyi hemşirenin kafasına doğru. Acımadı genç hemşireye. Çünkü düşünmüyordu. Hemşire hareket etmeyi kesinceye kadar devam etti bu eylemine.

Demir tepsiden çıkan ses oldukça fazla olmalıydı ki kat güvenliklerinden biri koşarak odaya girdi. Odadan içeri kapıyı çalmadan girmesi genç kızı kızdırdı. Ne kadar saygısızca. Yerden elindeki tepsiyle ayağa kalkan hasta kızın yüzünde tek bir ifadenin bile olmadığını gördü güvenlik görevlisi. Hastayı uyardı. Yaklaşmamasını ve yavaşça elindeki tepsiyi yere koymasını söyledi. Hasta denileni yaptı. Tepsiyi bir köşeye fırlattı ancak duramazdı. Güvenliğe hızla atılarak boynuna saldırdı. Düşünmedi. Ağzını olabildiğince açtı ve tüm gücüyle güvenliğin boynunu ısırdı. Güvenlik acıyla haykırdı. Kızı üstünden savurmaya çalıştıkça kızın ısırığı daha da güçlendi. Sanki adamın acı dolu çığlıklarından güç alır gibiydi. En sonunda sivri dişleri ile boynunda oldukça geniş bir yara oluşturdu. Kırmızı yoğun sıvı hızla hem güvenliğin kıyafetlerine hem de kızın yüzüne bulaştı. Beyaz mermerlere döküldü, duvarlara sıçradı, kızın güvenliği bırakması ile yerde ayak izlerine dönüştü. Güvenlik şaşkın yüz ifadesiyle yarasını kapatmaya, kanamayı durdurmaya çalıştı. Başaramadı. Kız onu izledi. Yüzündeki ifadesizlik değişmedi. Kırmızı sıvı, uzun kahve saçlarından beyaz elbisesine damladı. Güvenlik yere çöktü. Kanaması devam ediyordu. Korkmuş ifadesi değişmedi. Kız güvenliğe yaklaştı ve belindeki silaha uzandı. İhtiyacı olabilirdi. Güvenliğin eline alamayıp kendini savunamadığı silahtı bu. Genç kız daha fazla odada kalmak istemedi. Kırmızıdan da beyazdan nefret ettiği kadar nefret ederdi. Odadan dışarıya adımladı. Koridordaki konuşmaların, adım seslerinin ve gülmelerin durduğunu farketti. Farklılık anında onu rahatsız etti. Hiç kimse yoktu odanın dışında. Ayrıntıya takılmadı. Birilerini aramaya çalışmadı. Adımlarını merdivenlere yönlendirdi. Aşağı inmeye başlamışken yukarıya koşan bir güvenlik görevlisi daha gördü. Koridorlarda ve merdivenlerde koşmak oldukça sorumsuzca. Güvenlik kızı görüp duraksadığı anda kız elindeki silah ile hiç tereddüt etmeden adamı vurdu. Güvenlik merdivenlerden yuvarlanırken kız sakince yoluna devam etti.

Ruh sağlığı bölümününün kapısından çıktığında hastanenin sakin havası anında değişti. Hastalar, hasta yakınları, hastane görevlileri; çığlık çığlığa etrafta koşuşturmaya, odalara kaçışmaya başladılar. Hastanede yüksek bir sesle konuşmak çok saygısızca. Kız gözüne kestirdiği birkaç kişiyi elindeki aynı silahla vurdu. Yere düşüşlerini izledi, çığlıkların artışını dinledi. Tereddütü olmadı. İnsanlar kaçışırken adımlarını çıkışa yönlendirdi. Ayak tabanları, parmak araları, hatta saçları bile yapış yapıştı. Elbisesi o kırmızı yoğun sıvıyla o kadar ıslanmıştı ki kendisine ağırlık yapıyordu. Aldırmadı. Duraksasaydı durdurulurdu. Yavaşça çıkışa vardığında dışarıdaki insan kalabalığının da çığlıklarını işitmeye başladı. İnsanlar kaçışmaya başlamıştı dışarıda da. Durmadı. Kapıdan çıktı. Yüzüne vuran soğuk rüzgar ile saçları uçuştu. Odasında hissettiğinden daha soğuktu rüzgar. Hastane zeminlerinin aksine kahverengi renge sahip olan kaldırım da elbisesinden düşen damlalar ile kırmızılaşmıştı. Bakışlarını kaldırımdan kaldırdı. Birkaç adım attıktan sonra usulca sağa döndü. İlerledi ve yere çömeldi. Elbisesinin uçları yere sürüldü. Elinde tuttuğu ve ona artık ağırlık yapan silahı bir köşeye fırlattı. Sağ elini yavaşça kaldırdı. Yumuşacık gözüken ve huzurla uyuyan yavru kediye yaklaştırdı. Eline baktı. Parmaklarından aşağıya hareket eden kırmızı damlaları gördü. Tereddütle elini geri çekti, kediyi uyandırmak istemedi ancak daha sonrasında kafasını olumsuzca salladı. Onca çığlığa uyanmamış bir kediydi. Çığlıklar devam ederken ve eli kediye uzanmışken gülümsedi.

Sonra bir mucize oldu. Belki de bir mucize değildi ama kız öyle sandı. Bir el usulca omzuna dokundu. Genç kız irkildi ve gözlerini kırpıştırdığında hala hastanede, pencerenin karşısında kediyi izlediğini farketti. İnsanların oldukça monoton yaşamlarına devam ettiklerini, kimsenin çığlık atmadığını gördü. Arkasına döndü, hemşireyi gülümserken gördü. “İlacınızı getirdim.” dedi genç hemşire. Gülümseyen suratından samimiyetsizlik akıyordu. Genç kız aynı aklında canlandırdığı gibi hemşireyi adeta yerinden zıplatacak bir hızla ters yöne döndü ve demir tepsiyi hızlıca elleri arasına aldı. Tereddüt etmeden yukarı kaldırdı ve hızlıca hemşireye doğru savurdu.

(Visited 52 times, 1 visits today)