KOKU BAHSİ

Yakın ilişki içerisinde olduğumuz insanların kokuları bize onların tüm iyi ve kötü özelliklerini hatırlatabilecek, onlarla ilgili çeşitli anıları çağırabilecek güçtedir. Koku hafızanın not defteridir. Duyduğumuz ve daha önce belleğimizde bir olay ya da duygu durumuyla bağlantılı olarak kaydettiğimiz bir koku, bize o olayı ve duygu durumunu oldukça yoğun bir şekilde hatırlatır. Anıların geri çağrılmasında koku kadar güçlü bir duyumuz yoktur denebilir. Biçimler, sesler, görünümler hatta tatlar bile değişebilir ama kokular değişmez. Demir her zaman demir, çilek her zaman çilek, deniz her zaman deniz kokar. Hafızamızı, bu değişmezlik gücüne güvenerek kokulara bağlamayı güvenli buluruz. Orada her şey bıraktığımız yerindedir. Yeter ki onu bize hatırlatan koku karşımıza çıkıversin.

Biraz fazlaca romantik tınlayan bu bilginin aslında sıkıcı sayılabilecek bir antropolojik arka planı var. Sıkmadan anlatmaya çalışayım. Aristoteles’in “Ruh Üzerine” adlı eserinde tanımladığı beş temel duyumuzdan gelen veriler, beyinde limbik sistem denen organizasyon tarafından işlenir. Bu duyular içerisinde, verileri (talamus’a uğramadan) doğrudan “amigdala” adı verilen beyin bölgesine gelen (ki bu bölge geçmiş deneyimleri kaydederek adrenalin ya da endorfin salgılamamızı yönetir) tek duyudur. Yani daha basit bir ifadeye dönüştürecek olursam; koku duyusu hiçbir yere takılmadan hafızaya kaydedildiği için kokuyla hatırlama diğer duyular aracılığıyla hatırlama biçimlerinin hepsinden daha yoğun ve güçlüdür. Anneannenizin evine gittiğinizde o eve ait kokuyu soluduğunuz anda geçmiş bayramları, kalabalık aile sofralarını, ölüp gitmiş akrabaları. Çocukluğunuzun şen günlerini hatırlamanız, kuşku yok ki bu olay veya kişilerin her birinin fotoğrafını görmekten daha kuvvetli bir nostalji duygusu yaratacaktır. Bunun sebebi elbette ki kokuya çok büyük önemler atfeden iflah olmaz romantikler olmamız değil Biraz daha eskilere dayanıyor. Çok çok daha eskilere. Evrimin daha erken aşamalarında, doğada yaşayan ilkel akrabalarımız kötü deneyimleri kokularla eşleştirerek hafızalarında saklıyor ve böylece tehlikelerden korunuyorlardı. Örneğin is kokusunun görkemli bir orman yangınını hatırlatması ve bir yangın durumundan zarar görme ihtimalinden kaçınmak için oradan uzaklaşmak gibi. Her ne kadar insan iki ayak üstünde doğrulduktan sonra görme duyusu, koku alma duyusunu bastırmaya başlamış olsa da beyindeki organizasyon olduğu gibi kalmıştır. Şöyle özetlenebilir, koku alma, bizi acılardan korumaya yarayan en ilkel güvenlik sistemimizin bir becerisidir.

 Konuştuğumuz dil ya da diller, koku alma dışındaki bütün duyularımızın kavram ve ifadelerini barındırır. Örneğin “Çok tiz!” dediğimizde, bir sesten bahsettiğimiz açıktır. “Yuvarlak bir şey,” dendiğinde, dokunma duyusunun bize kazandırdığı bir bilgiyi dile getiriyoruz demektir. Yeşil yapraklardan, masmavi gökyüzünden, uzun ağaçlardan, derin kuyulardan bahsederken görme duyumuzun bize sağladığı imkanları kullanıyoruzdur. “Ekşi” yalnızca tat alma duyumuzun rehberliğini işaret eder. Oysa koku alma duyusunun dili yoktur. Kokuyla ilgili bütün kavram ve ifadeler başka duyulardan ya da fiziksel deneyimlerden ödünç alınmadır. “Yanık kokusu” kendi başına ortada yanan ya da yanması henüz sona ermiş bir şeyin olduğu bilgisini ifade etmeye yeterli bir tamlamadır. Ama “yanık” aslında görsel bir gözlemdir. “Çok yoğun bir koku var burada,” dediğimizde kokuyu tanımlamak için kullandığımız “yoğun” aslında kokuyu değil, gözle ya da dokunma duyusuyla kavranabilecek fiziksel bir durumu ifade etmeye yarar bir sözcüktür. “Gül kokusunun kendine ait bir adı yoktur. Bu koku, diğer dört duyumuzla kavrayıp tanıdığımız, buna göre adlandırdığımız “Gül” çiçeği ve buna ait koku olarak tanımlanır. Bence bu durumun asıl sebebi diğer bütün duyularımızın dilin gereği olan sosyal yaşamla kurduğumuz bağı kapsamasıdır. Oysa koku kişiseldir. Herkes aynı kokuyu da duyuyor olsa her bir birey başka bir şey düşünür ya da hatırlar. Çünkü kokunun bir kimliği vardır ve bu kimlik bilgisi de kendi kimliğimizi oluşturan binlerce şeyin yanına eklenir.

Kokunun bir kimliği vardır çünkü koku, herkese ve her şeye, onu onunla tanımlayabileceğimiz bir karakteristik özellik kazandırır. Nanenin kokusunu bir kez olsun aldıysanız ve bu kokunun naneye ait olduğu bilgisini belleğinize kaydettiyseniz bir daha o kokuyu tanımlamak için naneyi görmenize, ona dokunmanıza ya da tadına bakmanıza gerek yoktur. Çünkü nane her zaman nane kokacaktır. Nanenin kokusu, nanenin kimliğine dair bir bilgidir ve onu algılayış biçimimizi belirler. Bu durum insanlar, hatta mekanlar söz konusu olduğunda da böyledir. Yakın ilişki içerisinde olduğumuz insanların kokuları bize onların tüm iyi ve kötü özelliklerini hatırlatabilecek, onlarla ilgili çeşitli anıları çağırabilecek güçtedir. Ya da evler, okullar, iş yerleri, arabalar, mağazalar, lokantalar. Her evin, o evin kapısından içeri adım atıldığı anda insanı karşılayan ve orada olma hissini tamamlayan/güçlendiren bir kokusu vardır. O evde yaşayan insanlarla kurduğumuz ilişkiyi de temsil etme kudretine sahip bir kimliktir bu koku. Veya örneğin, askerliğinizi yaptığınız koğuşun kokusu, lisedeyken takıldığınız kafenin kokusu, yatılı okuduğunuz okulun yatakhanesinin, kantininin kokusu, geçmişte bir dönem yaşadığınız şehrin deniz ya da körfez kokusu, bindiğiniz servisin döşemelerinin kokusu%; bütün bunlar daha sonra başka yerlerde benzerleriyle karşılaştığında aklınıza bu mekanları getirmeyi başarabilecek, o mekanların kimliğine iliştirilmiş kokulardır. Çünkü kokular bizim bir şeyleri algılama ve hatırlama konusunda işimizi kolaylaştıracak kimlik etiketleridir ve zihnimizde bu etiketlerden yaklaşık yarım milyon kadarını tutabiliriz. İnsanın dünyada tanıdığı ilk koku anne kokusudur. Anne karnındaki bebek, yaklaşık altı aylıkken kokuları almaya başlar ve içinde bulunduğu o sınırlı haznede kendine bir koku hafızası geliştirmenin ilk adımlarını atar. Aldığı ilk kokuysa annesinin kokusudur ve bu koku insana dengelenmiş sıcaklığı, ışık ve sesten yalıtılmışlığıyla güvenlikli, beslenmek ya da tuvalete gitmek zorunda bile olmadığı sonsuz konforlu o ortamı çağrıştırır. O yüzden anne kokusu bebekler için rahatlatıcıdır ve geri kalan tüm hayat boyunca o koku, bize bu dünyada asla tek başımıza kalmayacağımız yanılsamasını hissettirmeyi başarabilen bir güvenlik kartıdır.  Anne kokusu, insanın memleketinin, asıl kökeninin kokusudur ve hep evde hissettirir.

 Koku derin mevzu. “Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları,” diyen Orhan Veli şiirleri okuyayım biraz.

(Visited 22 times, 1 visits today)