Kusursuz Dünya Hayali, Ne Uğruna Bu Savaşlar?

Hiç oturup düşündünüz mü? Uzun süre uzaklara dalıp, belki duştayken, belki yaz yağmurunun çıkardığı toprak kokusunu duymak için elinizde kahveniz ile çıktığınız balkonda. Uzaklara dalıp, uzun uzun… Ya hiçbir sorunumuz olamasaydı? O zaman acaba ne olurdu? Bazı deyişlerimiz olmazdı belki de; devenin boynu eğri olmaz, karga kılavuzluk yapmazdı. Turgut Uyar saati bozuk olmadığı için Tomris’e şiir yazamaz, Nazım içeri düşmediği için Piraye’ye ve Münevver’e olan duygularını dizelerle buluşturamazdı.

İşte tam olarak bu yüzden en güzel dünya sorunların olmadığı değildir. Sorunlar her zaman insanlara misal olmuştur. Her şey asla mükemmel olamaz(!) Bence ne kadar çok hata yaparsak o kadar mükemmelleşiriz. Hata yapmak, kusurlar asla sorun değildir.

Ama aynı kusuru ikinci kere fark etmek ya da aynı hatayı ikinci kere yapmak bizi gerçek sorunlara sürükler. İnsanoğlunun en büyük kusuru 20 asırlıktır. Irkçılığın, cinsiyetçiliğin, fakirliğin, kavgaların, cinayetlerin,  savaşların, sınırların ana sebebidir. Öyle ki aynı başlık altında hata yapanlar bile birbirine düşmüş, asırlarca savaşmış, birbirlerini yakmıştır.

Peki, biz bu hataya nasıl düştük? “Düşünüyorum, o halde varım.” Hepiniz hatırladınız değil mi?  Bu öldürülen Rene Descartes’in sözleridir. Yirmi asırdır insanlar “Düşünmüyorum, bu sayede varım.” Felsefesiyle yaşanmaya zorlandı. Aynı dine mensup bile olsanız mezhep farkları yüzünden öldürüldüğünüz bu dünyada ateist olmak zor değil midir? Aslında biraz düşünülürse dünyamızda “ateist” diye bir kavram kalacağını düşünmüyorum. Ateist kelimesi Yunanca “a-Theos” dan gelir. Yani yaratansız, tanrısız. Ama Hepimiz bir yaratan değil miyiz? En büyük örnek olarak dinleri yarattık, ve dolayısıyla savaşları. “Tanrının dünyayı değil, dünyanın Tanrıyı yarattığına bütünüyle inanıyorum” Bizi bu hataya düşüren “Dinin aklın gücü değil de gücün aklı olmasıdır.” Bu yazıyı bir vahye dayanmadan yazan ben etrafımdaki insanlara bir soru yöneltme ihtiyacı duydum. “Tanrıya neden inanıyorsun?” Çoğunluk çocukluklarında böyle öğretildiğini söylerken, bilmediği söyleyen ve biri de “İnanıyorum çünkü tanrı bilgelik ve sevgidir. Hepimiz ondan geliyoruz.” dedi. Ama hiçbiri tanrının nasıl var olduğunu söyleyemedi. Biri dışında, o da etrafımdaki mucizelere bakmam gerektiği gibi klasik bir cevap verdi. Ama hoca durur mu yapıştırmış cevabı, “Mucizeler varsa bile bunun sebebi gerçek veya sahici olmaları değil, doğayı yeterince tanımamamızdır.”

Peki ya asıl soru dinlerin nasıl değil de neden var olduğuysa? İnsanoğlu varoluşundan beri kendinden daha büyük bir varlık olduğu düşüncesi ile yaşamıştır. İlk insanlar hava aydınlanıp karardığında kendileri bunu yapamadıkları için bunu daha yüce bir varlığın yapmış olduğunu düşünüp güneşe tapmış, Yunanlılar şimşek çaktığında kendilerinin yapamadığını fark etmiş, bunun daha yüce bir varlık tarafından yapılmış olası gerektiğini düşünmüştür. Belki de bundan asırlar sonra biz de şu anda taptığımız şeylerin birer doğa olayı olduğunu fark ederiz, ne dersiniz?

İnsanların liginde gerekliliği inanılmaz niteliğe sahip bir sözle noktalamak isterim: Sorgulanmayan bir hayat yaşamaya değmez. Neye inanırsanız inanın ama sorgulayın…

Kaynakça:

Nazım Hikmet-İlk Şiirler

Nazım Hikmet-Kuvayi Milliye

Rius-Çizgilerle Ateistin El Kitabı                                                                                                                                 Montaigne, Bernard Russel, Rene Descartes, Sokrates

(Visited 178 times, 1 visits today)