Not

Oldukça kalabalığız şu dünyada. Kendini diğerlerinden farklı gören sekiz milyar canlı, mavi bir gezegenin üzerinde. Her biri de geri kalanına benzemediğini kanıtlama çabası içerisinde. Ben de o canlılardan, insanlardan, biriyim işte; diğer hepsine benzeyen… Her gün gittiğim masa başı işim, her gün giydiğim gri takımım, her gün bindiğim otobüs, her gün azar işittiğim patronum derken diğerlerinden bile monoton bir hayat yaşadığım pekala söylenebilir, ya da herkesin gördüğünü sandığı şey bu. Çünkü göremiyorlar: önceki gece büyük bir uğraş vererek kıyafetlerimden çıkardığım kan lekelerini, son kurbanımın kurtulmaya çalışırken koluma bıraktığı tırnak izlerini… Beni geri kalan sekiz milyardan ayıran şey ne biliyor musunuz? Cesaretim var, bir başkasının hayatını çalacak kadar. Şayet benim hayatıma kastedecek kadar yürekli biri çıkarsa da susar, farklı olduğunu kabul ederim.

Güneşli bir cumartesi günü evde bunalmış, kendimi Alexanderplatz’a atmıştım. İnsan, insan ve biraz daha insan. Ne kadar da sıradan. Ben de ne bekliyordum ki? Evden hiç çıkmamış olsaydım daha iyi olup olmayacağını kafamda tartarken birinin bana çarpmasıyla kendime geldim. Arkasından baktım; bu sıcakta siyah bir pardösü giymişti. Kimin nesiyse, ki kıyafet seçimine göre kafası çok yerinde bir insan olduğunu düşünmüyordum, nefret dolu bakışlarımı kazanmıştı. Bunun üzerine günlük yeteri kadar insan yüzü gördüğüme karar verip evimin yolunu tuttum.

Elimi pantolonumun cebine götürdüğüm sırada bir kağıt parçası cebimden yere düştü. Bir adres ve altında not yazılıydı: Bu adrese gel. Şaşırmak bir yana, hayal kırıklığına uğramıştım. Telefon numaramı bulup kur yapma zahmetine bile girmemiş, diye düşündüm. Ne sanıyordu beni bu kişi, böyle bir tuzağa düşecek kadar aptal değildim! Kağıdı buruşturdum ve en yakın çöp tenekesine yöneldim, fakat öylece çöpe atmak gelmiyordu içimden. Bir nedenden ötürü kağıttan kurtulmak istemiyordum. Kendime inanamayarak notu düştüğü cebime tıkıştırıp yoluma devam ettim.

Eve vardığımda mesele aklımdan çıkacağına beni daha da çok düşündürmeye başlamıştı. Bu kadar basit miydi yani? Gitmediğim takdirde hayatım olağan akışında devam mı edecekti? Çok anlamsız, diye geçirdim içimden. Başarısız bir cinayet girişiminin üzerinde neden bu kadar duruyordum? Kağıdı cebimden çıkardım. Üzerinde saat yoktu, yazılı olan adres ise daha önce hiç bulunmadığım bir yerdi. Acınası halime gülecektim neredeyse. Bir yanım notu yazanın beceriksizin biri olduğunu görmek, öbür yanım ise oradan mümkün mertebe uzak durmak istiyordu. Yoksa ölüm korkusu muydu bu hissettiğim? Bu kadar zavallı olamazdım! Notu elimde sıktım ve daha yeni girdiğim evimden bir hışımla çıktım. Hayır, bu kadar zavallı değildim!

Mekanın önünde dikilirken, her ne kadar itiraf etmek istemesem de, büyük bir korku hissediyordum. İçeri doğru bir adım attım. Şehrin arka sokaklarından birinde minik bir kafeye getirmişti beni not.

İçeride çok insan yoktu, bu yüzden gözümün siyah pardösülü bir adam seçmesi çok sürmedi. Ne kadar da kördüm, gözümün önünde olan şeyi fark edememiştim! Yüzü bana dönüktü, gülümsüyordu; bir akrebin sizi sokmadan önceki gülümsemesi gibi. Koyu saçları, porselen kadar beyaz bir teni vardı. Kapkara gözleri direkt gözlerimin içine bakıyordu. Yüz hatları oldukça sertti, yakışıklı bir yüzü olduğu söylenebilirdi.

Kendimi karşımda duran kişinin deneyimsiz bir ahmak olduğuna inandırmaya çalışıyordum fakat yüzündeki ifade tüyler ürperticiydi. Yavaşça bana doğru yaklaştı.

“Demek geldin Oskar.” ismimi vurgulayarak söylemişti. “Seni sarayıma nasıl davet edeceğimi günlerce düşündüm fakat aklıma gelen yolların tekine bile kanman ihtimal dışıydı. Ben de bu tür bir davetiye göndermeye karar verdim, iyi yapmamış mıyım?” duraksadı ve sarayı olarak hitap ettiği mekanını süzmeyi bırakıp gözlerini tekrar gözlerime kenetledi: “Sonunda seni bana getirdi.”

Karşımdaki potansiyel katilin davranışlarını anlamaya çalışırken kapıda bir kız belirdi.

“Luka, yine müşterileri rahatsız etmiyorsun değil mi?” görünüşe göre kız kardeşiydi. Yalnızca biraz eğleniyordum kızma hemen, diye cevapladı az önce adının Luka olduğunu öğrendiğim kişi. Kardeşi inanmamış gibiydi. Luka kahkaha attı “Müşteri değil Lore, rahat ol.”

Başıma ne geldiğini anlamaya çalışıyordum. Günün sonunda hayatta olup olmayacağım hakkında en ufak fikrim yoktu. Ben bunları düşünürken karşımdaki ağabey ile kardeşi de didişmekle meşgullerdi. Lore ağabeyini azarlıyor, Luka ise gülerek kardeşini sakinleştirmeye çalışıyordu. En sonunda bakışlarını bana yönelttiler. Lore bir şey yapmasını beklermiş gibi ağabeyini dirseğiyle dürttü. “Ah, gerçekten soracak mıyım? B-bu çok utanç verici.” Luka sahte bir utançla başını yana çevirdi, gülmemeye çalışıyordu. Lore gözlerini devirdi, konuşmayı kendisi yapmaya karar vermiş olacak ki söze başladı: “Senden bir isteğimiz var Oskar. Bildiğimiz kadarıyla bu civarlarda en çok insan öldüren ve yakalanmayan kişisin.” Bunu söylerken beni iyice süzdü, pısırık halimden o acımasız katil olduğuma inanamamış gibiydi; açıkçası o an benim de pek inanasım gelmiyordu. Lafını Luka devam ettirdi: “Ve bilirsin… Biz de özellikle bir kişiden pek hoşlanmıyoruz.” Bu mafya tipli insanların neden kendi işlerini kendileri halletmediklerini sorgulasam da onlarla ters düşmek istemiyordum. İkisinin de gözlerinde “itaat et ya da öl” ifadesi vardı, fark şuydu; birinin yüzünde gülümseme vardı, öbürünün ise kabul etmediğim takdirde beni oradan canlı çıkarmayacağı yüz ifadesinden belliydi. Çaresiz kafamı olumlu anlamda salladım. Lore eliyle onu takip etmemi emreden bir işaret yaptı ve mutfağa girdi, Luka kapıda dikiliyordu. Lore’ın ardından kapıdan çıkarken kulağıma eğildi ve “Kolunda ufak bir yeri atlamışsın.” dedi. Anlamamıştım tabii. Kafamın karışıklığını belli eden bir yüz ifadesiyle girdim mutfağa. Lore kulak misafiri olmuş olacak ki açıkladı:

“Kolundaki kan lekesinden bahsediyor.”

(Visited 19 times, 1 visits today)