O Sabah

Genç yavaşça cam kapıyı araladı. Bir devir kapanmış gibi hissediyordu. Yağmur damlalarının geniş, diri yapraklı bitkilere çarpıp yavaşça salınmalarına sebep oluşunu izlemeye başladı. İçerideki havadan bunalmıştı. Çok da kalabalık sayılmazdı fakat birkaç tane olsa da bu durgun suratlar ve bu suratlarla göz teması kurmama çabası bir hayli yorulmasına yetmişti.

Genç her gün alçakgönüllü kahvaltısını hazırlarken karşıdan onu görürdü. Çoğu zaman kahvaltıya ve ikindi çayına yanına çağırırdı. Bazen de rahatsızlık verdiğini, sıkboğaz ettiğini düşünür başıyla selam vermekle yetinirdi ona. Şimdi düşünüyordu ki belki de daha sık rahatsız etmeliydi. Uyanır uyanmaz istisnasız, her sabah elinde elle özene bezene boyandığı belli olan tenekeden bir sulama kabı ile ahşap verandasına çıkar, yeşil olmayan bir köşesi kalmamış bu verandada gerinir, bu yeşilliklerin ona teşekkür için sağladığı temiz havayı içine çeker ve her sabah çiçekleriyle konuşurdu. O sabah çiçekleri tek bir ses bile duymadı. Yağmur elbette her gün onları sulayabilirdi. Elbette ki onlara bakacak birileri gelirdi ama onları yeşerten onun cıvıl cıvıl sesiydi. Onlara hayat veren oydu. Belki kalabalıktılar ama onlar onsuz, o da onlarsız yalnızdı.

Renkli yaldızlı teneke su kabı çatının kenarından akan sularla dolmuştu, her yeni süzülen damlacık kapta kendine yer açmak için diğerlerini ittiriyor, deliklerden sızmalarına izin veriyordu. Genç, bu kabı buraya her geldiğinde yakından incelerdi lakin hiçbir zaman dokunacak cesareti kendinde bulamamıştı. Bakması için gence uzatmıştı ama o bir adım gerilemişti. Sanki ince bir camdan yapılmış da ona zarar verecekmiş kaygısından.

Genç onun dinamikliğine her zaman hayran kalmıştı. Yaşına rağmen hayatı boyunca onun kadar enerjiye hiçbir zaman sahip olmadığını düşünürdü bazen. Hatta bir keresinde bel ağrısıyla uyanıp kendi verandasına çıktığında onun damını onarırken el salladığını gördüğünde kafasını deve kuşu gibi gömmek istediği an gözünün önünde canlandı. Şimdi bile kızardığını hissedebiliyordu.

İhtiyar derdi ona. Öyle olduğunu düşündüğünden değil de o sırf gülsün diye. İkisi de yoksa aralarındaki ihtiyarın kendisi olduğunu biliyordu. Saçları beline kadar uzar, her kahvaltıdan sonra iki örgüye örerdi. Ara sıra da ne kadar bıktığından bahsedip bir gün hepsinden kurtulacağını söylerdi fakat hiçbir zaman da kıyamadı. Bunaldığı zamanları anlardınız çünkü olağan iki örgünün yerini büyük gümüş bir topuz alırdı.

İhtiyarı bu kadar sempatik kılan ne diye düşünürdü arada genç. Çiçeklerinden başka kimseyi sevmediğini düşünürdü. Çok da söylenirdi insanlara. Gence de sataşırdı bazen ama şakasınaydı çoğunlukla. Belki de her şey beğendirilmesi zor olduğu için kendini ona o kadar sevdirme ihtiyacı hissetmişti. Başarısız da sayılmazdı aslında. Öyle, ihtiyar gelecekti de sizin bir çayınızı içecekti. Zor bulurdunuz. İstediği her zaman da bir bahane bulabilir, şipşak sıyrılırdı işin içinden. İşte o yüzden yaptığı her şeyi isteyerek yaptığını bilirdiniz.

Zor geliyordu genç için o su kabını öyle görmek. Dayanamadı hızlı adımlarla aldı verandanın kenarından. Yağmur yağarken sulanır mıydı o çiçekler? Yine de içinden geldi suladı.

(Visited 6 times, 1 visits today)