Ormanın Derinliklerinde

Norveç’te karlı bir perşembe akşamıydı. Zorla çalıştırıldığı terzinin penceresinden yorgun bir şekilde dışarı bakan Ingrid, her zamanki gibi hayal kurmakla meşguldü. Gidecek başka bir yeri olmadığı için yıllardır burada çalışıyor, burada yatıp kalkıyordu. Gün boyu elbise dikmeye mahkumdu. Yaşadığı kasaba kötü kalpli ve acımasız insanlarla doluydu. Masumların acı çektiği bu kasabada yaşamaktan hep nefret etmişti. Kendisi henüz öldürülmediği için şanslıydı.

Kafasını kırık, tahta masaya yasladı Ingrid. Ornandaki ağaçların üstünde yavaş yavaş birikmeye başlayan kar taneciklerini izlerken yine her zamanki gibi kafasında fantastik kurgular oluşturuyordu. Küçükken babaannesinin anlattığı bir şehir efsanesine göre, kimsenin girmeye cesaret edemediği ormanlarda sihirli kimseler yaşarmış. Bu kimselerden dilenen tüm dilekler gerçek olur, her arzunu yerine getirirlermiş. Ingrid, ormanın derinliklerine bir yolculuğa çıktığını hayal edip kendi kendine gülümsedi. Soğuk bir kış gününde içini ısıtan tek şey hayalleriydi.

“Ingrid!” Diye telaşlı bir ses duyunca birden arkasına dönüverdi. Bu beraberinde çalıştığı kör, yaşlı kadındı. Kör olmasına karşın en güzel işlemeler hep onun elinden çıkardı. “Bu elbiseleri teslim etmeyi nasıl unutursun?” diyen kadın elindeki kumaş yığınıyla Ingrid’e yaklaştı. Ingrid, sahiplerine teslim edilmesi gereken elbiseleri alıp kadife pelerinini sırtına geçirdi ve aceleyle dükkandan çıktı. Sokaklar oldukça boş ve sessizdi. Zaten bu soğukta dışarı çıkmak ancak delilik olurdu.

Ingrid elbiseleri sahiplerine teslim edip dükkana geri dönmek üzere yola koyuldu. Ancak içinden gelen bir ses onu ormana yönlendiriyordu. Sağındaki kemer köprüye baktı. Tereddütle de olsa adımlarını ormana çevirdi. Dışarı çıkma fırsatını bulmuşken şansını denemek istiyordu. Şehir efsanesi doğru olabilir miydi?

Ingrid ormana girdi. Her bir yanını dikkalice inceleyerek ormanın derinliklerine indi. Saatler boyu yürüdükten sonra ahşap bir ev gördü. Çalıların arasından eve baktı. Bacası tüten bu evin içinde birilerinin yaşadığından emindi. Sevinçle eve doğru koşup kapıyı çaldı. Kısa bir bekleyişin ardından kapı kendi kendine açıldı. Ingrid şaşkınlıkla geriledi. Daha sonra merakına yenik düşüp içeri bir adım attı. İçerdeki her eşya ahşap ve eski görünümlüydü ancak bu, içinde bulunduğu on dokuzuncu yüzyıl için garipsenmeyecek bir dizayndı. Evin yukarı katına çıkan merdivenleri tırmandı. Tam o an, hayatını değiştireceğini düşündüğü o kimseyle karşılaştı.

Karşısında duran kadın adeta mistik bir yaratıktı. Fazla uzun boylu, uzun saçlı bu kadın, başka diyarlardan gelmiş gibiydi. Kafasını çevirip Ingrid’e baktı “Sonunda geldin Ingrid. Uzun süredir seni bekliyordum.” Ingrid dehşete düşmüştü ancak kadın gülümsüyordu. “Adımı nereden biliyorsun?” “Soru sorma, sadece bir dilek dile.” Ingrid şaşkınlıktan konuşamadı. Soğuktan titreyen dudaklarını birbirine bastırıp düşünmeye başladı. Terzide çalışmak zorunda olduğu bunca zaman sadece özgür olmayı dilemişti. İçinde biriken üzüntü, sinir ve çaresizlikten kurtulmanın vakti gelmişti. “Ben…” Diyerek cümlesine başlamıştı ki devamını nasıl getireceğini bilemedi. Bir kuş olmayı dilemeyi düşündü fakat kuşların çok savunmasız olduğunu hatırladı ve bu fikirden vazgeçti. Özgürce, diyar diyar dolaşabileceği, güçlü bir şeye dönüşmek istiyordu. “Ben, Ingrid, sonsuz gücü olan, bir bakışıyla alemleri yok edebilecek, püskürttüğü ateşle orduları kül eden, dünya güneşle karışana dek yaşayacak bir ejderha olmak istiyorum.”

Sadece saniyeler sonra etrafı, kör edici bir ışık kapladı. Işık dindiğinde Ingrid devasa bir ejderhaya dönüşmüştü. Siyah, ihtişamlı bir gövdeye sahipti. Mor gözlerinden ışık saçıyordu. Görkemli kanatlarının tek bir hareketiyle durmak bilmeyen rüzgarlar yaratabilirdi. Başını göklere kaldırıp içindeki tüm öfkeyi salarmışçasına ateş püskürttü. “İntikam almanın vakti geldi!” diye kükreyerek hızla kasabaya doğru uçtu.

Ingrid’i gören insanlar sokağa dökülüyor, bazıları silah ve oklarla saldırıyordu. Ingrid kötü olduklarını bildiği bu insanların üstünden uçarak hepsini ateşinin gazabına uğrattı. Herkes sağa sola kaçışmaya başlamıştı ancak Ingrid’in gözü hiçbir şey görmüyordu. Tüm kasabayı tarumar etmişti.

Sihirli kadını bulma umuduyla tekrar ormana doğru uçtu. Yolda hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Ormanın girişine barikat kurmuş birçok yaratık, sinirle ona bakıyordu. Bir başka ejderha, Ingrid’e ateş püskürdü “Ne cüretle dünyadaki düzeni bozarsın? Sihirli güçlerini ancak başka insanlara zarar vermediğin sürece kullanabilirsin. Ne yaptığını sanıyorsun?” Yedi cihanı inletecek kadar şiddetli bu ses Ingrid’i korkuttu. Bir anda aralarından sıyrılıp ormanın derinliklerine uçtu. Ne yaptığını yeni fark ediyordu. Sayısız insanın canına kıymıştı. Bir anlık öfkesi onu nefret ettiği tiplerden birine dönüştürmüştü.

Arkasından gelen koca mistik yaratık ordusuna görünmemeye çalışarak sihirli kadını buldu. “Eski halime dönmem lazım, yoksa beni öldürecekler. Fazla vaktim kalmadı, bu durumdan bir an önce kurtulmalıyım!” Kadın ona şefkatle baktı “Bu durumun geri dönüşü yok. Yapılan sihir geri alınamaz Ingrid.” Ingird şaşkınlıkla kadına baktı. Onu kovalayan ordunun sesi yaklaştıkça içini bir korku sarıyordu. “Ne yapacağım ben şimdi?” Dehşete düşmüştü. “Uç.” dedi kadın. “Hala yapabiliyorken uç.”

Ingrid büyük bir hışımla bulunduğu yerden yükseldi ve uçmaya devam etti. Artık özgürdü ancak hala kaçacak bir şeyleri vardı. Peşinde onu arayan bir ordu olması bir yana, kendinden de kaçmak istiyordu. Pişmanlıklarından, öfkesinden, üzüntüsünden… Sadece uzak diyarlara uçtu Ingrid, bu acımasız hayatın karşısına daha neler çıkaracağını bilmeden.

(Visited 75 times, 1 visits today)