Peki Ya Sanat Ne Olacak?

Hepimizin bildiği üzere sanat ülkemizde pek fazla değer gören bir alan değildir. Bunun oldukça kötü bir şey olduğunu kendimizi avrupa ülkeleriyle kıyasladığımızda dahi rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Toplumca bizi kültürel anlamda geriye atan bu olayı en basitinden gençlere uygulanan skolastik baskıdan örnekleyebiliriz. Güzel Sanatlar lisesine gitmek istediğini söyleyen bir çocuğun alacağı cevap neredeyse %95 aynı, “Ne yapacaksın? Ne olacaksın? Bu gelecekte karnını doyurabilecek mi peki? Hobi olarak yapmaya devam etmen senin için daha iyi olur. Matematik, fizik, biyoloji veya kimya alanında okuman şart.” ve bu cümlelerin nereden geldiğini araştıracak olursak, ülkemizin eğitim sistemine bakmamız gayette yeterli. Bizi sanat dallarına teşvik etmek ve kendimizi geliştirmemizi istemek yerine sadece oturup her gün en basitinden her saat ders çalışmamızı istiyorlar. Onlar için ne düşündüğümüz, ne istediğimiz veya ne seçtiğimiz önemli değil. Peki biz bunu nasıl değiştirebiliriz? Tabii ki de okullarda, eğitimde ve ilişkilerde sanata daha çok önem vererek. Ülkemizde sanatın gelişmesi için yaygınlaşması gerek bunu da ancak yaygın ve örgün eğitimde sağlayabiliriz. Ancak ne yaparak? Haftada altı, sekiz saat olan (belki de daha fazla) derslerimizin birkaçını sanat dallarına ayırarak. Bilinen ünlü ressamların, müzisyenlerin, oyuncuların, yazarların, mimarların ve daha nicesinin hayatlarını etrafa yayarak bu durumu değiştirebiliriz. Mesela Vincent Van Gogh ilginç yaşanmışlığı olan ve oldukça bilinen, saygı duyulan Hollandalı bir ressam. Kendisinin kulağını kestiğini neredeyse çoğu kişi bilir. Hikayesinin internette yazanına göre, “Vincent Van Gogh, Arles kentindeki “Sarı Ev”de Fransız meslektaşı Paul Gaugin ile birlikte birkaç ay boyunca yaşadı. Aralarında geçen tartışma ve Gaugin’in Paris’e dönme kararı üzerine kulağını kesti. Psikolojik sorunları olan ressam, zihin sağlığından endişe duymasına rağmen fiziksel sağlığını ihmal etti, düzgün beslenmedi ve aşırı alkol aldı. Gauguin ile arkadaşlığı, bir ustura ile yolunu kesmesi ve öfke nöbeti sonucu sol kulağının bir kısmını keserek yaralaması sonucu sona erdi.” Biliyorum ve inanıyorum ki birine, birinin kendi kulağını kestiğini söylersek meraklanır, araştırıp öğrenmek ister. Bunun sonucunda olay da gittikçe yayılır ve herkes çok daha ilgi duymaya başlar. Başka bir örnek vermek gerekirse Pennsylvanialı Anna Christina Olson,

1. Christina'nın Dünyası, Andrew Wyeth, 1948

Pennsylvanialı sanatçı Andrew Wyeth’in komşusu Anna Christina Olson’ı resmettiği bu gizemli tablo, romantik bir ortam yaratmak yerine pastoralin tüm özelliklerini sergiliyor. Christina’ya ne olduğu ya da o çiftliğin ortasında ne yaptığı gibi soruların yanıtı seyirciye sunulmazken, bu tablodan pek çok anlam çıkarmak da mümkündür. Anna Christina Olson, kol ve bacaklardaki kas kaybından dolayı hareket etmeyi zorlaştıran veya imkansız hale getiren kas atrofisi hastalığından muzdaripti. Ressam Wyeth, komşusu Olson’ı çiftliklerinin önündeki yaban mersini çalılıkları arasında yemiş toplarken görmüştü ve ondan ilham almıştı. Anlatmak istediğim şu ki, bir şeyi yaygınlaştırmak istiyorsak onu toplum için ilginç kılmamız yeterli.
(Visited 6 times, 1 visits today)