Ruhsal Esaret

 

Günümüzde var olan bütün dünya ülkelerini kendi içinde bir tutan en büyük etkenlerden biri o toplumun insanlarının sahip oldukları inanışlara dayanmaktadır. Bizler genellikle inanışları din üzerinden değerlendirmekteyiz. Mesela  hepimizin mutlaka birçok kez batıl inanç kavramını duymuşuzdur. Batıl inançlar bilimsel bilgilerin ,gerçekliklerin yanlış anlaşılması veya toplumun bilgisizliğinden kaynaklı nesnelere çok iyi ya da çok kötü anlamlar yükleyerek tamamen bilimsellikten uzak bir şekilde uygulanan inanış biçimidir. Mesela inanışlarla ilgili olarak başka örnek vermek gerekirse tanrıya dair Teizm, Ateizm, Materyalizm gibi kavramlarda tanrının varlığına yönelik çeşitli fikirler savunan bazı inanış biçimlerini temsil etmektedir. Aslında dünya üzerinde sayısızca inanış biçimi vardır ve bu inanışlarda kendi içlerinde birçok kategoriye ayrılabilir. Ama benim bu yazıda sizlerle paylaşmak istediğim asıl şey bu inanışların kendilerinden çok bu inanışların insanlar üzerindeki etkileriyle alakalı bir şeyler yazabilmek.

 

 

 

     Benim için her zaman bir inanışa körü körüne bağlanmak her koşulda yanlış gelmiştir. Zaten var olan birçok inanış biçimi de sürekli sorgulamak ve düşünmek üzerine kurulmuştur. Mesela ilk akla gelen felsefi inanışların hepsi insanların sürekli sorarak, düşünerek yani sürekli bir şeye cevap bulmak istemesi sonucunda ortaya çıktı yani zaten düşünen insanlar zamanla kendileri için en doğru yolu ararken karşılarına kendileriyle aynı düşüncelere ve bazı konular hakkında benzer cevaplara  sahip insanların çıkmasıyla kendilerini belirli bir gruba veya, sınıfa ait hissederek bir topluluk oluşuyor. Eğer bir insan düşündüğü için kendine yakın hissettiği için bir inanışa bağlandıysa ve bu insan hala neyin doğru neyin yanlış olduğunu sorgulayarak ve gözlemleyerek hayatına devam ediyorsa bu insan köleleşmemiştir. İnanışlardan kastımız bilimsel bir şeylerle de alakalı olabilir. Bilim için inanış çok tehlikeli bir kavram. Çünkü bilim sürekli olarak gelişebilen ve değişebilen bir özelliğe sahip olduğu için sadece  belirli inanışları baza alarak gerçek veriler ya da gerçekten doğru olan bir bilgiye ulaşmak  imkansıza yakındır. Ancak bilimsel verilerinde desteklediği inanışlarda ben herhangi bir sakınca görmüyorum hatta bu tarz oluşan ya da desteklenen inanışların insanları daha da özgür kıldığına inanıyorum.

 

 

   Mesela, ben asıl olarak batıl inançlar ile ilgili konuşmak istiyorum. Çünkü bence  bazı inançların insanları köleleştirdiğini en açık şekilde gözlemleyebileceğimiz inanış türünün batıl inancalar olduğuna inanıyorum. Batıl inançlar az öncede söylediğim gibi  genellikle nesneler üzerinden anlam yüklenerek hiçbir bilimselliğe dayanmayan bir inanış biçimi söz konusu. Tabii ki tüm inanışların illaki bilimselliğe bağlı olmasına gerek yok ama bu inanışlar toplumu tedirgin etmekten ve mantıklı düşünmekten alıkoymaktan  başka çokta bir işlevi olduğu söylenemez mesela  her ne kadar inanmasak bile eminim ki birçoğumuz kırık bir ayna görünce tedirgin oluyoruzdur. Aslında demek istediğim bu tarz inanışlar insanları  fiziksel bir köleliğe mahkum etmese bile ruhsal olarak ya da başlı başına sizin bilinçaltınızda işlenerek  ruhsal bir köleliğe sebep olabilir. Benim batıl inançlarla ilgili verdiğim örnek her ne kadar basit bir şey gibi görünüyor olsa da bu tarz inanışlar farklı kültür ve topluluklarda insanların yaşayın tarzına kültür adı altında çok ciddi etkilere ve müdahalelere sahip olduğu da bilinen bir gerçek.

 

      Sonuç olarak inanışların köleleştirme ve özgürleştirme yönlerini belirleyen kriter düşünebilme eylemine bununla birlikte de sorgulamaya bağlı. Eğer bir inanış biçimi insanları düşünmekten, sorgulamaktan ,yeni bir şeyler üretmekten alıkoymuyor  ise bu inanış biçimi insanlığı özgürleştirir. Ama eğer bir inanış biçimi insanları tamamen bilimsellikten uzak bir şekilde olağanüstülüklere  bağlıyorsa bu insanı tamamen fikri anlamda köleleştirir.

(Visited 16 times, 1 visits today)