Ruhu Yaşlandırma Sanatı

Bir ağlama sesi, bir çığlık ve birkaç damla gözyaşı; insan geldi dünyaya. Sütünü içti, altı değiştirildi ve uyudu bütün gün; uyuyup büyüyebilmek, büyüyüp ayakları üstünde durabilmek için. Yürüdü, koştu ve uçtu; yine yetinmedi, kendi dünyasını kurdu. Gün geçti, yakamoz vurdu denizin uçsuz bucasız sularına ve tan yine aydınlandı; insan durmadı, hep daha ileri gitti…

Anneyle çocuk arasındaki bağ, göbek bağıyla başlar. Göbek bağı kesilse de anne çocuğunu yine sever çünkü canından can vererek dünyaya getirmiştir onu. İnsan sevgiyi ilk kez annesiyle tadar. Anneliğe nazaran babalık, çocuk henüz anne karnındayken kendiliğinden gelişen bir bağ değildir; babalık öğrenilir, bu yüzden baba daha sonra sever çocuğu. Fakat durum her zaman biyolojik kurallara göre ilerlemez ve bazı çocuklar sevgisiz gelir dünyaya. Sevgisiz gelen çocuksa çoğu zaman sevgi bırakmaz ardında çünkü karakter altı yaşında oluşmaya başlar ve merhameti tatmayan küçük bir çocuğun içinde dünyadan intikam alma hırsı oluşur.

Çocuk büyür, gelişir ve kendi kararlarını alıp kendi hayatını yönlendirebilecek düzeye gelir. Bu noktada, büyüdüğü evde sevgi göremeyen çocuk onu kimsenin sevemeyeceği algısına kapılıp depresifleşir. Ergenlik dönemindeki bir birey sigara, alkol, uyuşturucu gibi şeyleri yeni keşfettiği için bu konuda meraklıdır ve içten içe kötüye yönlendirilmeye hazırdır. Hele ki depresifse… Bu kötü yönlendirmelere kanan birey her an geri dönebileceğini düşünse de yanılır, bu yol insanı içine çeken derin bir kuyu gibidir.

Küçük yaşta beynini uyuşturmaya alışan insan büyüyüp hayatın zorluklarıyla her gün daha fazla karşılaşmaya başladıkça daha ileri ve daha ileri gider, onun için bu bir çözüm yoludur. Sonra içindeki intikam hırsını dindiremeyince şiddete başvurur, ya kendine ya da etrafındakilere zarar verir. Bu dönemden geçen kişiler sevilmedikçe, nefret topladıkça kendi içlerindeki nefret de yavaş yavaş bir kıvılcımdan bir yangına dönüşür ve bir kez daha, daha ileri gider.

Bazılarıysa dış dünyaya kapatır kendini, dikkatini dağıtacak bir uğraş bulur kendine ve kendini geliştirir. İçindeki hırsı iyiye kullanan insan başarıyı tadar. Ancak başarıyla da tatmin olmazlar ve hep daha yükseğe çıkmak isterler. Hırs zehirli bir duygudur, dozunu ayarlayamayan insanın kanını da zehirler ve o zehir kalbe ulaştığında damarlar patlar. Kendi kanında boğularak ölür insan. Hele bir de intikam isteğiyle birleştiğinde daha da güçlenir, daha çabuk ulaştırır zehri kalbe. İnsan yine ruhunu yaşlandırdığıyla kalır.

Hayat güzel anlardan ve dramatik olaylardan oluşmuyor, hayat düz bir çizgi. Hepimiz uyuyoruz, uyanıyoruz, bazen zor günlerle mücadele ediyoruz ve tüm bunların neden bizim başımıza geldiğini sorguluyoruz. Hepimiz yapıyoruz bunu. Bazen sadece yere çöküp ağlamak istiyoruz, bazen de başımızı koyacak bir omuz arıyoruz. Bazen doyasıya gülüyoruz ve kahkahalarımızı paylaşmak istiyoruz, bazense sinirleniyoruz ve içimizdeki öfkeyi dışavuracak yer arıyoruz. Bunları yaşıyoruz çünkü biz birer robot değiliz, bize kimse bir yüz ifadesi çizip hayatımız boyunca o ifadeyle dolaşmamızı beklemiyor ve asla da bekleyemez.

Küçük bir çocuğun yüzündeki masum gülümsemeyi solduranlar, hayattan sevgi görmemiş insanlardır hiç şüphesiz. Sevgi görmeyen insan sevgi göstermekten çekinir çünkü. Onun alamadığını başkası alınca içi gider ve bir döngüye sürüklenir. Hiçbir zaman bilmez sevdiği kadar sevildiğini…

“Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin…”
-Can Yücel

(Visited 16 times, 1 visits today)