Sabrı Kalmayan İnsanlıktan Bir Ses

Hayat insanları tolere etmek için o kadar kısa ki…

Önce kendimden başlayayım anlatmaya. Kendi duygularım, düşüncelerim, isteklerim, davranışlarım: Hayata tolere edemememin başladığı liste. Özellikle kendi duygularım o kadar yorucu ki, sanki beni futbol topunun içine koymuş da maç oynamış çocuklar, sabahtan akşama. O kadar değişken, o kadar ani, o kadar anlamsız, o kadar alakasız bir şey bulamazsınız bu hayatta. Bir gün hayatımda en önemli kişi dediğim başka gün bana en çok zarar veren kişi olur bir anda, nefret ettiğim aşık olduğum olur. Düşüncelerim bir dakika sussa diye ağladığımı bilirim ben. “Niye bu kadar yüksek sesleri var, susturun, susun, bitsin artık bu çile!” diye, gecenin üçünde, kendi kendime… İsteklerim de bir o kadar değişken diyebiliriz. Bir gün plan yaparım arkadaşlarımla buluşayım diye, iki saat sonra iptal edip kendi kendime zaman geçirirken canım sıkılır tekrar aynı arkadaşları ararım. Davranışlarım bir dengeli bir dengesiz, bir mantıklı bir mantıksız, bir sağlıklı bir sağlıksız, bir bilinçli bir bilinçsiz; sanki bitmez bir çile.

Şimdi sıra gelsin diğerlerine, başlayalım ailelerimizle. Anneler babalar sevilmez mi, o kadar emek harcıyorlar sonuçta. Ama o kadar iyilerse, o kadar mükemmellerse, niye her insanın ailesiyle en az bir sıkıntılı konusu vardır? Bu kimisi için giyim tarzı, kimisi için arkadaşları, kimisi için makyajı, kimisi için psikolojik sağlığı, kimi için de kendi cinsiyetidir. Ya da sormak isterim bunu okuyanlara, ne kadar anınız var babanızla? Özellikle bizim toplumda babalar duygusal olarak da fiziklsel olarak da uzaktadır. Eve işten gelmez, gelince selam vermek dışında bir şey demez, gider uyur bizim babalarımız. Ne ara bu hale geldi ki halkımız? Anneler desen eleştirecek konu bulamamaları mümkün olmaz. Hele hele okul birincisi değilsen, o laflara karşı hiç şansın kalmaz. Bu anneye bu babaya tolere edilir mi, desenize? Sevmekten çok eleştiren, gülmekten çok kızan, tebrik etmekten çok azarlayan ebeveynlerden kim kaçmak istemez, lütfen, söyleyin bana.

İkinci kısım, tanımadıklarımız. Tanımayanların birbirine ne kadar gaddar olabileceğinin farkında mıyız? Özellikle o sokakta geçenlerin görünüşüne laf atanlar, kendi özgüven eksikliklerini yansıtırlar. Çarpan iki kişi de birbirine suçu atar, biri diğerine “Öküz!” der, diğeri de ona “Yolun ortasında yürüme o zaman!” der. İkisinden biri de demez ki “Kusura bakma, acelem vardı da fark etmedim.”. Her ne kadar bize böyle insanların olduğunu yalanlamaya çalıişsa da meyda, sorarım size, hayatınızda kaç kere karşılaştınız böyle bir durumla? İnsanlar kendi suçlarını kabullenmez, diğerine atar. Kendisi yanlış park etmemiştir, diğeri onu sıkıştırmıştır. Ya da kasiyer sadece ona kabadr, sabahtan beri kesintisiz 5 saattir ayakta çalışmaktan yorulmamıştır, ne münasebet!

Diğerlerinin son kısmına geldik, sıra arkadaşlarda. Şu dünyada arkadaşlarıyla kavga etmemiş insan bulmaktan daha zor yalnızca bir şey vardır, o da kavga etmemesinin sebebi gizlice birbirinden nefret etmeyen arkadaşlar bulmaktır. Kavga etmek demek; birbirine kendi fikirlerini ifade edebilecek kadar özgüveni, özsaygısı olması demektir. Arkadaş dediğini bir gün seversin, bir gün söversin, bir gün översin, bir gün kırarsın, bir gün kıskanırsın, bir gün kıskanırsın. Peki deyin bana, böyle bir ilişki sizin kulağınıza sağlıklı geliyor mu? İki insanın birbirini hem sevip hem de içten içe nefret etmesi sağlıklı mıdır?

Peki arkadaş böyleyse, dost da böyle midir? İşte o ayrım tam da burada gelir. Dost dediğin sövse de sever, kırsa da özür diler, gömse de över. Dost dediğin o kadar saf bir sevgiye sahiptir ki, bunun kadar saf su bulamazsın en güzel şelalede, en güzel pınarda, en güzel nehirde bile. Hayat insanları tolere etmek için ne kadar kısa olsa bile, dost yanında olduğu süre insan katlanır. Ne de olsa hayat dediğimiz şey dostların varlığıyla canlanır.

(Visited 4 times, 1 visits today)