ŞAH MAT

Yıllar önce, daha ortaokula giderken derslerim git gide zorlaştığı için hemen büyümek isterdim. Hatta hızlıca büyümek için yaşıtlarıma göre çok daha olgun davranmaya çalışırdım. Hiç arkadaşım yoktu, dışarı çıkıp oyunlar oynamayı sevmezdim ve neredeyse hayattaki hiçbir şeyden hoşlanmazdım. Fakat sadece bir şeyi canım pahasına severdim, satranç oyununu. Arkadaş sevgisine veya merak duygusunu hiç aramamamın nedeni bu oyundu. Bütün yaşıtlarım dışarıda top oynarken ben tek başıma satranç oynamaya çalışıyordum. Annem de babam da satranç hakkında en küçük bir bilgiye sahip olmadıkları için kendi başıma oyunu oynamaya çalışıyordum. İlerleyen zamanda taşlar eskimeye başlayınca kendi zihnimden tahtayı ve taşları hayal edip zihnimle yarışıyordum. Bu kendi başıma oynamaktan daha eğlenceli gibiydi. Her ne kadar yine kendi başıma oynadığımı bilsem de yine de kalbimdeki o mutluluk duygusunun, yalnız oynamadığımı düşündürün his çok hoşuma gidiyordu. Kısa sürede fark etmeden zihnim, en yakın arkadaşım haline geliyordu, bununla beraber git gide daha da yalnızlaşıyordum. Kendi kendime konuşuyor, kahkaha atıyor ve deliler gibi davranıyordum. Bunu gören insanlar benden daha çok uzaklaşıyorlardı. Hatta bunun yüzünden okulumuz zihinsel engelli bireyleri kabul etmediğini söyleyip beni okuldan atmıştı. Çok üzgündüm fakat tek arkadaşımı bırakmaya göz yumamazdım. Yeni okulumda başka biriyle tanışmıştım. O da aynı benim gibi satranç oynamayı çok seviyordu fakat çok sosyal biriydi. İsmi Damla’ydı. Damla ve ben her gün okuldan sonra kütüphanede 1 saat satranç oynuyorduk. Damla ile satranç oynamak çok eğlenceliydi. Uzun süren arkadaşlığımızda Damla beni kendi arkadaşlarıyla da tanıştırıyordu. Artık zihnimle beraber ne satranç oynuyordum ne de gözlerimi kapatıp konuşuyordum. Yorucu bir günden sonra yatağıma yatıp uykuya daldığımda upuzun bir masanın karşısında yüzü belirgin olmayan siyah giyinmiş benden yaşça büyük bir adam gördüm. ”Sen de kimsin?” diye sordum kekeleyerek. ”Ben senin zihnindeki o çok sevdiğin eski arkadaşınım.” dedi adam. ”Ama sen benden yaşça büyüksün.” diye sordum. ”Evet bu doğru ama o sen değil miydin hep olgun davranan, kendini büyük hayal eden, büyümeyi hayal eden? İşte ben de zihnindeki senim! Haydi eskisi gibi oyunlar oynayalım konuşalım ve kahkaha atalım!” dedi. ”Ben artık seni sevmiyorum. Senin yüzünden hiç kimse benimle arkadaş değildi ama şimdi hiç yalnız değilim ve çok arkadaşım var.” dedim. ”Adam sinirle ayağa kalktı ve elini şıklattı. Sonra kendimi kare desenli uzun bir labirentte buldum. ”Bu labirentten çıkana kadar uyanmayacaksın ve o arkadaşlarınla da buluşamayacaksın!” dedi. Gözlerimden yavaşça gözyaşları düşerken elimden geldiğinde hızlı koşuyordum.  Uzun bir zamandan sonra bu labirentin bir çıkışı olmadığını fark ettim çünkü bütün yolları denemiştim ve hepsi duvara çıkıyordu. Meğer zihnim bana bir oyun oynuyormuş… ”Seninle bir anlaşma yapalım, beraber satranç oynayalım! Eğer sen kazanırsam hep burada kalıp eskisi gibi arkadaş oluruz ama eğer ben kazanırsam buradan ayrılırım.” dedim. Labirent bir anda kayboldu ve bir satranç tahtası belirdi. Normalde zihnim hep beni yenerdi ama bu sefer kaybetme şansım yoktu. 3 saat sonra ben kazandım. ”Büyük adamın suratında ince bir tebessüm oluştu ve ” Uzun zamandır böyle keyifle satranç oynamamıştım. Teşekkürler…” Uyandığımda hastanedeydim ve yaklaşık 4 gündür uyuduğumu söylediler. Yeniden gerçek hayata döndüğüme çok mutlu olmuştum.

(Visited 2 times, 1 visits today)