Sefalet Çukuruna Elveda

      Ben; Güney Sudan ve Etiyopya arasında bulunan ıssız, tozlu ve yoksul Pibor kasabasında yaşıyorum. Bizim orada su ve elektrik yok. Aslında benim gibi çocukların ve ailelerinin yaşadığı çamurdan yapılmış evlerden başka bir şey de yok. Küçük kardeşim, ben ve annem beraber yaşıyoruz. Babam ise ben daha yürüyemezken bu dünyadan gitmiş. Annem onun melek olup gittiğini ve zamanı gelince onunla buluşacağımızı söylerdi. Ama artık ben biliyorum, o melek olmadı, öldü; ve onu bir daha görüp göremeyeceğimin bir garantisi yok. Babasız büyümek ise o kadar da kötü değil, çünkü babamın olmasının neye benzediği hakkında bir fikrim yok. Annemle mutluyum, o bizim için elinden geleni ardına koymuyor, ve çok güçlü olmasına rağmen çok yoruluyor, onun için çok
endişeleniyorum. Onun iyi olması için ben de çok çalışıyorum, ona yardım ediyorum. Büyüyüp kendi işimi kuracağım ve kazandığım parayla bizi buradan çıkaracağım, hepimize en iyi imkanların sunulabileceği bir yere götüreceğim.

      Bugün küçük, hiç kimsenin varlığından bile haberinin olmadığı kasabamıza bir adam geldi, galiba gazeteci… Belki bize yardim etmeye geldi, durumumuzu dünyaya bildirecek ve bize yardim gelecek. Ya da büyük bir ihtimalle yalnızca bize sözler verecek, fotoğraflarımızı çekecek, birkaç teknolojik alet gösterecek insanlarımızı büyüleyip gidecek ve ondan bir daha asla haber almayacağız ve burada açlıktan, ve hastalıklardan öleceğiz.

      Her sabah erkenden kalkıp küçük kardeşimle anneme işlerinde yardım etmeye gidiyoruz. Annem, daha gün ağarmadan bir ailenin sürüsünü güdüyor gün ağardıktan sonra ise kasaba dışındaki bir elmas fabrikasında işçi olarak çalışıyor. Ben ve kardeşim ise ona yardıma gidiyoruz. Ama kardeşim ona yardım etmek yerine etrafta avare avare dolaşıyor fakat onu suçlamama ve ona kızmama ise annem çok sinirleniyor. Oysaki ben onun yaşındayken neler neler yapardım, zayıflıktan kaburgalarım sayılırdı, hala sayılıyor. Ama beni hiçbir şey alıkoyamazdı anneme yardım etmekten. Fakat kardeşim benim aksime çocukluğunu yaşayarak ve eğlenerek geçirecek herhalde. Onun için böyle olması çok daha iyi aslında çünkü durumu çok kötü, annem o kadar pibor kasabası ile ilgili görsel sonucuçalışmasına rağmen hepimize yetecek yiyecek alabileceğimiz miktarda para bile kazanamıyor. Bu yüzden ihtiyaçlarımızı karşılayamıyoruz. Kardeşim gibi gelişme çağında olan bir çocuğun alması gereken besinden çokaz alıyor. Eğer bu çağı sağlıklı bir şekilde atlatamazsa o da ölecek, ve doğruyu söylemek gerekirse her geçen gün daha güçsüz, keyifsiz ve hasta oluyor. Annem kabullenemiyor ama o da ölecek ve sadece ben ve annem kalacağız. Sabahtan akşama kadar fabrikada kalıyoruz ve annemin işi de bitince su almak için yakındaki bir kuyuya gidiyoruz. Oradaki suyun temiz olduğu söylenemez ama o kadarını bile bulabilmemize şükrediyoruz. Suyu aldıktan sonra eve doğru gidiyoruz ve güneş batarken eve varmış oluyoruz çoğunlukla. Gelince ise annem yemek yapıyor veya önceki günlerden kalma yemeği ısıtıyor. Hep beraber dua ediyoruz ve günümüzün tek öğününü yiyoruz. Yemek yiyemediğimiz, su bile içemediğimiz günler de olmuyor değil. Köyümüzde elektrik de olmadığı için hava karardıktan sonra yapabileceğimiz pek bir şey de olmuyor, annemin yaptığı pek de rahat olmayan yer yataklarımızda uyuyoruz.

      Ben bizi buradan çıkarana kadar Pibor halkı bu hayat standardları altında; açlıktan, susuzluktan, salgın hastalıklardan, savaşlardan ölecek. Ama ben ilk önce kendimi ve ailemi buradan kurtaracağım; sonra ise kasabama geri dönüp onları da bu sefalet çukurundan çıkaracağım, bu kasabayı yaşanabilir bir yere dönüştüreceğim. Ama ilk önce bunu yapabilmenin bir yolunu bulmam gerekiyor. Kasabaya gelen gazetecinin bu sefer hiçbir şey yapmadan gitmesine izin vermeyeceğim. Ona reddedemeyeceği bir teklif sunacağım.

(Visited 82 times, 1 visits today)