Seslerin Geldiği Yöne Doğru

2012 yazının sonlarıydı sanırım. Nişantaşı’nda satın aldığım kutu kadar evimden camıma tırmanan incir ağacını izliyordum. Yüzlerce kanal arasından basmış olmak için açtığım evdeki ses yoğunluğunun seviyesinin arttığı anda başlayan haber dikkatimi çekmişti. Bir tartışma programı San Francisco’ya olan biletim oldu. Müzik oradaki insanlar için bir yaşam tarzıydı ve bu bana tutku veriyordu.

En sevdiğim şarkıların çaldığı barlar, müziğin ritmine özgürlüklerini eklemiş insanlar ve onların müziği nasıl hayat tarzları haline getirdiğine şahit olma fırsatına sahiptim. Müziğin bir büyüsü olduğuna inanıyorum; insanları, sıradan insanları, akşama kadar çalıştıkları için yorulan insanların evlerine dönerken uğradıkları bir pubda rahatlaması fikrine öyle aşina değildim ki neredeyse garipsiyordum.

Yaşadığım bölge ırkçılığın hala devam ettiği ataerkil sayılabilecek bir toplumdu. Neyse ki sokağın köşesinde bir pub vardı. Akşamları oraya gidebiliyordum. Zamanın en eski barlarından biriydi. Ben gitmeden bir hafta önce Aretha Franklin orada sahne almıştı.  Köpekler için özel bölümler olan restaoranlarda yemekler enfesti. Deli gibi CD alıyor ve onları biriktiriyordum. Fazlasıyla bisiklete binip, dengemi koruyup ellerimi kalıdırıp gökyüzüne bakma yarışı yapıyordum ve bu yarışın sadece bir yarışmacısı vardı. Sahilde bana enteresan gelen tabelalar vardı mesela birinde baykuşları rahatsız etmeyin yazıyordu. Tabelayı anlamak için bile çevreyi gözlemlemem gerekiyordu. Tek bir arkadaşım vardı ve yalnızdım.

Bir gece yarısı Türkiye’den arkadaşlarımla görüntülü konuşma yaptık. Bol özlemli ve bol kederli bu sohbetten sonra kendimi o kadar yalnız hissetmiştim ki aldığım ilk soluk bir kitapçının içindendi. Bir şarkı mırıldanıyordu o her zamanki tek arkadaşım:

”Ne zaman düşsem bu yalnızlığa
Kitaplar koştu hep yardımıma
Binlerce yıl önce mum ışığında
Kavuşmuşlar insanlar aydınlığa”

Bizlerin şarkısıdır bu dedi bana usulca. Yalnızlığından bahsettiği belliydi. Böyle böyle tam tamına iki ayı devirdim orada. Bitmeyen bir müzik evrenselliğine sahiptiler ve bu benim hoşuma gidiyordu. İnsanlar konuşurken, barışırken, kavga ederken, yemek yerken sarılırken kısaca nefes aldıkları her saniyede bir şeyler mırıldanıyordu. Sonuçta biz insanlar kalplerimizi değiştiremesek de içindeki ritmi değiştirebiliriz.

İnsanın bazen yaşadıklarının değerini anlayabilmesi için önce sahip olduklarını kaybetmesi gerekebiliyor. Türkiye’ye döndüğümden bir toptancıdan farksızdım elimde 5 valiz dolusu plak ve CD vardı. Bir de unutmadan yol arkadaşım turuncu pikabım. İnsanların değerlerini anlaması için dünyanın bambaşka bir ucundan şehrine bakması veya hiç tanımadığı birinin omzuna akıttığı gözyaşlarında yalnızlığı hissetmesi ya da adını bile hatırlamadığı sokağın köşesinde hayatı anlamlandırmayı deneyebiliyor.

İşte tam bu anda salonda oluşan delici sessizlikten yüzümdeki ıslaklıktan anılarımın sonuna geldiğimi anlamıştım bütün bakışlar üzerimdeydi ve benim bu insanlığa son bir cümle borcum vardı; Tüm bunları anlamak için dünyanın öbür ucuna gitmek değil, eğilip kalbimizden gelen yoğun ritme kulak vermemizle de başarılabilir.

 

(Visited 20 times, 1 visits today)