Terk

Akşam saat beşi on yedi geçe, iskele yakınlarında siyah paltolu bir adam göründü. Hareketlerine bakılırsa, bu kente ait olmadığı veya ait hissetmediği söylenebilirdi. Adam, elindeki çantayı kayalıklara fırlatmasının ardından, yavaşça kıyıya oturdu. Hızla esen rüzgara ve hatta uçuşan kıvırcık siyah saçlarına rağmen o, kafasını birazcık bile olsa hareket ettirmiyor, gözlerinde inanılmaz bir ışıkla ufka bakıyordu.

 

Fırtına vardı. Rüzgar, adamın sakinliğine inat resmen hışımla esiyor, dalgalar büyük bir hızla kayalıklara çarpıyordu. İlginçtir ki adam, üstüne gelen damlalara aldırış etmiyor ve oturmaya devam ediyordu.

Yoğun düşünceler içinde olduğu her halinden belliydi. Kafasında sorular dönüp dolaşıyor, adam ise onları teker teker birleştirip bir daha ayrılamayacaklarının hükmü çoktan verilmiş olan bir alaşım haline getiriyordu. Ne zaman bu hale gelmişti? Nasıl olmuştu da kayıp gitmeye başlamıştı her şey ellerinden birer birer? Ve nedendi içindeki bitmek bilmeyen çaresizlik, korku, keder?

 

Gökyüzüne baktı. Ne zaman böyle tuhaf hissetse kendini, gözlerini göğe bakarken bulurdu zaten. Annesi öğretmişti o daha çok küçükken. “Ya yeşile ya maviye bakacaksın.” derdi yaşlı kadın, “Göreceksin bulutları, göçmen kuşları ve rüzgarda salınan söğüt dallarını. Çünkü eğer görmezsen unutursun göğün ne kadar mavi, saksağanların ne kadar çığırtkan olduğunu. Ve unutursun en çok da nereden geldiğini, kim olduğunu ve neden var olduğunu.’’

 

Yine haklıydı annesi, belki nereden geldiğini ve kim olduğunu değil ama neden var olduğunu unutalı çok olmuştu adam. Belki de bundandı ufka bu kadar dalması, hatırlamak için tüm unuttuklarını.

 

Gökdelenlerle dolu bu şehirde, gökyüzünü görmek eskisi kadar mümkün değildi artık. Asırlık ağaçlar kesilmiş, yerlerine yollar yapılmıştı. Sanki bu gri binalar, trafik ve kargaşa tüm ruhunu emiyor, tüm renkleri içine çekiyordu.

 

Akrepler yelkovanların yerini almış, insanlar gelip geçmiş, şarkılar söylenmiş, yeni hikayeler anlatılmış ve hepsi birer birer sona ermişti. Ancak adamın içindeki huzursuzluk hissi yıllardan beridir hiç geçmemiş, ne kadar bastırmaya çalışsa da her hava karardığında ortaya çıkar olmuştu.

 

Ancak tam şu an, tam da dalgalar üstüne vururken, bir şeylerin değişme zamanının geldiğini hissediyordu adam. Bu serinlik, bu rüzgar, bu kayalıklar, uzun zamandır varlığını yok saydığı şeyleri gözüne sokuyordu sanki. Adam, üstüne düşen her bir su damlası ile birtakım farklı duyguları anımsıyor, hatıralara tüm ruhunu teslim ediyordu.

Yeni başlangıçlar mümkündü. Yeni insanlarla tanışabilir, yeniden şarkılar söyleyebilirdi. Yeniden aşık olurdu belki, yeniden fark ederdi kaldırım taşları arasında açan gelincikleri. Kahvesinin tadı büyülü gelirdi, kuşların sesi ninni gibi. Yeni bir işe başlardı hatta, belki çok daha başarılı olurdu. Bunların hepsi mümkündü, zaten bir yol varsa, bir son mutlaka olurdu.

 

Adam ayağa kalktı, artık o kadar da kuru olmayan çantasını kayalıkların üzerinden yavaşça aldı, paltosunun önünü kapadı. Gidecekti, nereye ve nasıl bilmiyordu. Tek düşündüğü şey artık burada olmak istemediğiydi. Gözleriyle o çok sevdiği denize son bir kez baktı, küçük çaplı da olsa bir elveda niteliği vardı bu bakışta, belliydi.

Ara sokaklardan birine doğru yöneldi. İlk geldiğinde biraz ürkek ve biraz da kararsız olan tavırları, kendinden emin adımlarına bakılırsa sanki hiç var olmamıştı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü. Lambası patlak sokağın tekinde, artık görüntüsü de kaybolmuştu. Ona dair duyulan son şey, ıslıkla çaldığı bir halk türküsüydü

(Visited 7 times, 1 visits today)