Tik Tak

21 Aralık sabahı, İstanbul’un dar ve kalabalık sokaklarında yürürken Eren’in aklından tek bir düşünce bile geçmiyordu. Yanından yürüyüp gidenler muhtemelen işe gittiğini düşünüyorlardı çünkü sabahın yedisinde başka neden sokakta olabilirdi ki?  Ancak bunun aksine Eren sadece zamanın akmasını sağlamak için amaçsızca dolaşmaya çıkmıştı.  Üç senedir 21 Aralık günlerini olabildiğince çabuk geçirmeye çalışıyordu. Bugün de durum bundan farksızdı.

Akıp giden insan trafiğinin arasında hiçbir şeyi umursamadan dikilen Eren, gökyüzünü izlerken yağmur atıştırmaya başladı. Yıllardır giyse de hiç eskimeyen emektar kabanı yine yardımına koşmuştu. Biraz daha kafasını yukarı dikip boş gözlerle bulutları izledikten sonra yine kendini yürürken buldu. Gitmek istediği herhangi bir yer yoktu, onun için İstanbul’un nereye gideceğine karar vermesine izin verdi. Sayısız kafe, kitapçı ve mağazayı arkasında bıraktıktan sonra tanıdık gelen bir yola girdiğini fark etti. Yıllardır buraya gelmemiş olmasına karşın yolunu hatırlıyor olması şaşırtıcıydı. Ara sokaklarda ezbere bildiği yolu hızla takip etti, ta ki bir dükkânın önünde aniden durana kadar. Bir rüyada gibiydi. Dükkânın vitrininden içeri bakarken eli kabanının iç cebine gitti. Cebindeki kabarıklığı hissedince unutmuş olduğu bir sürü anısı gözlerinin önünden akmaya başladı.

Bugünün aksine bulutsuz ve havaya neşenin hâkim olduğu bir güne geri dönmüştü şimdi. İşte oradaydı, ikinci elcinin vitrininden içeri bakıp gülüşerek içeri girmişti. Hemen yanında da Asu vardı. Bugün Eren’in yaptığı gibi İstanbul’un onları bir yerlere sürüklemesine müsaade etmişler, ardından da bu ilginç görünüşlü dükkâna rastlamışlardı. İçeride envaiçeşit eşya vardı. Eskimiş kitaplar, tik takları her yeri titreten büyük saatler, üstüne oturursanız yıkılacakmış gibi duran koltuklar, korkunç porselen bebekler, önceki sahiplerinin moda anlayışını sorgulatacak türde kıyafetler ve daha neler neler…  Bir saatlerini eşyalara bakıp nasıl insanlardan gelmiş olabileceklerini tartışarak geçirmişlerdi. Mesela kenarda duran tüylü ve mor şal zengin ve yaşlı bir kadına aitti. Böyle tartışmalarına devam ederlerken Asu’nun gözüne üstünde minik bir not yazan ışıltılı bir nesne çarpmıştı. Bir cep saatiydi ama mutlu olduğun zamanı anlıyordu ve o zaman kendiliğinden duruyordu. Bu fikir ikisinin de çok hoşuna gitmiş gördükleri an satın almaya karar vermişlerdi. O günden sonra her hafta buraya gelip eşyalar hakkında tartışıp beğendikleri bir eşya olunca satın almışlardı.

Bu anılarını düşünürken istemsizce gülümsemeye başlayan Eren, daha sonra olanları hatırlayınca birden gülümsemeyi bıraktı. Asu tam üç yıl önce bu gün bir trafik kazasında ölmüştü. O günden beri Eren’in hayatında bir amaç veya mutluluk yoktu. Her yıl 21 Aralık gününde sadece zamanı geçirmeye çalışıyordu. O bunları düşünürken yağmur dinmiş, fakat bulutlar yerlerinden ayrılmamıştı. Mucizevi bir şekilde etrafındaki hiçbir şeyin üzerine Güneş ışınları düşmüyordu fakat Eren’in yüzünde bir sıcaklık vardı. Güneş ışınlarının sıcaklığı ve altın rengi ona Asu’yu hatırlattı. Sanki yanı başındaydı. Kafasını kaldırıp Güneş’e baktı. Üç yıldır ilk defa huzurlu hissediyordu. Arkasını dönüp evinin yolunu tuttuğunda cebindeki saatin tik taklarını hissetmeyi bırakmıştı.

(Visited 8 times, 1 visits today)