Toprağa Değmeyen Bir Ağaç

Yaşadığımız hayat sanki sonsuzmuş gibi davranıyoruz. Ama herkesin, her varlığın sonu olduğu gibi yaşamanın da kaçınılmaz bir sonu var. Ölmekten korkuyor fakat hayatı yaşamaya çekiniyoruz. Mutluluğun sonrasında üzüleceğimizi bilerek mutlu olmamayı ve sonrasıyla başa çıkmak zorunda kalmamayı tercih ediyoruz. Nefes almamak, yok olmak ve bu dünyanın bizim için sonunun geldiğinin kanıtı ise, nefes almak da sadece varoluşumuzun bir kanıtı, yaşadığımızın değil.

Milyonlarca isteğimiz var iken idealler uğruna kaçıyoruz onlardan, onlar için çalıştığımız düşünerek. Oysa yaşlandığımızda pişmanlıklarımız peşimizi bırakmıyor. ‘Keşke’lerle dolu bir hayat geçirmiş oluyoruz. İşte o an hissedilen duygu, çaresizlikten başka hiçbir şey değil. Ölümün bize yaklaştığını bildiğimizde, isteklerimiz gibi ondan kaçamayacağımızı da biliyoruz çünkü. İnsan yaşamının ne kadar kısa olduğunu ve hayatı ne kadar boş geçirmiş olduğumuzu fark ediyoruz. O an da bunu değiştirmek için hiçbir şey yapamayacağımızı düşünerek, çaresizce ölümün bizi alıp başka bir dünyaya götürmesini bekliyoruz. Hatta yeniden doğabilmeyi…

İnsanların tekrar doğabilme ve geçmiş yaşamını hatırlayabilme şansı olsaydı, işte o zaman ölümden doğmuş ve yaşıyor olurduk. Farkındalıklarımız ve yaşanmışlıklarımız olurdu çünkü. Yapmaktan kaçındığımız hataları doyasıya yapar ve belki de o hataların bizim doğrularımız olduğunu keşfederdik. Nefesi değil, hayatı çekerdik içimize. Başkalarının geçmişte ulaşamadığı ideallerin üstümüzde test edilmesine izin vermez ve kısa ömrümüzü diğerlerinin istekleri üzerine oluşturulmuş dört duvar arasında oluşuna seyirci kalmazdık.

Sadece hatalar değil; duygular, hisler de yaşamımızın ve kaçtıklarımızın büyük bir parçasıdır. İnsanlar bu konuda üçe ayrılır: Kalbinin sesini dinlemenin her zaman doğru yola götürdüğüne inanan ve onu dinlemekten çekinmeyenler, kalbin sadece içgüdülerle hareket ederek mantığın önüne çıkan bir engel ve yanıltıcı olduğuna inananlar, mantık çerçevesi doğrultusunda ilerlemek isteyip kalbine laf geçiremeyen ve istemsizce onun yolunda ilerleyenler.

Duygular bir yanıltıcı veya engel değildir hayatımızda. Sadece suçsuz olmalarına rağmen suçlananlardır. Kendi yaptığımız hataların sonuçlarını onlardan çıkarırız. Hatalarımızın bahaneleri duygularımızdır. Vicdanımızı avutmak için kullandıklarımız… Bu nedenle de kendimizi onlardan uzaklaştırırız. Onlar olmadığında, robot gibi hissiz ve duygusuz yaşamımızda her şeyin düz bir çizgide ilerleyeceğine inanırız, öyle de olur. Risk almadığımız sıradan ve basit bir hayat geçiririz. Gururumuzun duygularımızın önünde olduğu… Fakat gerçek şudur ki duygusuz hayatımızda yapmadığımız yanlışlar; kaçırdıklarımız, hatta hayatımızdır. Bir daha peşimizden koşmayacak olanlar… Durum böyle olunca ömrümüz dalsız, yapraksız ve çiçeksiz kocaman bir ağaç gövdesinden ibarettir. Gövdesi sağlam görünen ama aslında kökleri toprağa tam bağlanmamış bir ağaçtır sadece. Tıpkı yere basmayan, her adımından emin olamayan biri gibi… Yaptığımız milyonlarca basit ama başa çıkılamaz görünen yanlışların aksine, yapıldığında doğru görünen fakat hislerimizden uzaklaştığımız yani insanlığımızdan kaçtığımız yanlışın hata boyutu diğerleriyle boy ölçüşemez. O andan itibaren bir çocuk gibi sevinemeyiz veya sonrasında ıslanmak korkusuyla bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında durup gökyüzünün gözyaşlarını yüzümüzde hissedemeyiz. Kısacası yaşayamayız. Nefes alırız ve her aldığımız her nefeste biraz daha yok oluruz.

 

(Visited 58 times, 1 visits today)