Tüberküloz

 

Hapsolduğunu, sonunda hayat oyununda yenildiğini düşünüyordu. Çabaları bir işe yaramıyor, her gün daha da dibe çekiliyordu. Ciğerleri, bütün kudretinden yoksundu, aynı cılız soluğu gibi o da çoktan pes etmişti.  Toprağa gömülmüştü, yaklaşık üç metre aşağıya. Üzerine bir tabut kapanmıştı ve öyle bir illetti ki bu, kendi de dâhil olmak üzere hiçbir kudret kurtaramazdı onu. Ama o reddetti, nasıl olsa yine ah vah edecek ama kurtulacaktı bu durumdan da. Sadece tek ihtiyacı biraz daha sıkmaktı kendini. Sıkacaktı ki suyu çıksın, gerçek özü onu kurtarsın.

Kabul etmezdi, dinlemezdi de. Çaresizlik ve acizlikti oysa hissettiği. Zincirlerini kırması, isyan etmesi lazımdı tüm gücüyle. Lakin yapamazdı. Bu ona yakışmazdı. Verdiği onca emek boşa gidecek, yaptığı her fedakârlık onu mahşer gününde bulup canını alacaktı. O raddeyi çoktan geçmişti. “Dur, dur bakalım.” Diye azgın bunalımını ehlîleştirmeye çalıştı. Kaybettiği mazbatasını geri almayı deneyecekti. Sarhoş misali masasından kalktı ve en yakın lavaboya doğru yöneldi. Mermer parkeler gözünü alıyor, Duvarlar o geçerken arkasından tükürüyordu sanki. Dinlememeye çalıştı. En büyük öğretilerinden biriydi zaten, sağırlaşmak.

Kapıyı açtı, içeri girdi ve sertçe kapattı. Artık yalnızdı. Orta kalite bir kumaştan yapılmış yarı ütülü yarı ütüsüz ceketini sırtından çıkardı ve ucundan tutup müsait bir yere astı. Kol düğmelerini de aynı şekilde çıkararak gömleği dirseklerine kadar sıyırdı. Güçlü durmaya çalışıyordu fakat artık içinde pek de anlam veremediği şeyler sebebiyle tek hissettiği bunalımdı. “Nasıl oldu da böyle bir duruma gelebildim?” diye sorgulamaya başladı. İlk kez bu kadar derin bir münazara içerisindeydi. Oysa hayalleri ve beklentileri ona dört yıl boyunca sağdan soldan biriktirdiği cüzi miktardaki parayla sonunda yeni bir eve kiraya geçerek İzmir’e taşınacağından bahsedip durmuştu. Yalan mıydı hepsi, hayır değildi herhalde. Kendisi berbat etmişti her şeyi. Koca kâinatta her varlık, onun lehine çalışırken kendi kendine ekarte etmiş, potansiyelini eline alarak bir kâğıt parçasıymışçasına paramparça etmişti. Önce yeni girdi yüksek maaşlı işinde raporları ve belgeleri zamanında yetiştiremediği için kovulmuş, yaklaşık üç aylık bir işsizlik süresinden sonra da yarı maaşla bir büroda kendine yer bulmuştu. Bir de bunlar hiç yetmezmiş gibi uyku düzeni alt üst olmuş, sadece bir hafta sonrasında da dikkatsizlikten zaten kendisine bile hayrı olmayan arabasını hurdaya çıkartmıştı. Kendisiydi yani bütün sorun.

Dişlerini sıktı, artık nefret hissediyordu. Yarı yolda bırakılmıştı. Bir şeyler onu etkiliyordu. Hışımla duvarda asılı duran tepsiden hallice aynanın iki tarafından tutarak yorgun suratına baktı. Hesap sormak istedi. Uzun uzun aynaya baktı ve “Sen kimsin?” diye sordu kendine, aynadan cevap alacağını düşünmeden. “Kimsin ve beni neden mutluluktan mahrum bırakıyorsun?” oldu son sözleri, uzaklaşıp gözlerini kapatmadan önce.

“Aslında senim.” Diye karşılık verdi karanlık. “Fakat sen beni acılar, korkular, terk edilmiş ve bastırılmış duygular olarak biliyorsun.” diye devam etti cılız ses. Duydukları karşısında donakalmıştı. Gözlerini açmak istemedi, çünkü içinde ilk kez acı ve pişmanlık hissetti. “Söyle, neden bu kadar acımasızsın kendine?” diye sordu karanlık. “Mutluluğu arıyorum, ona ulaşmaya çalışıyorum.” Diye yanıtlandı kıvranan ruh. “Mutluluk, insanın kendisindedir. Bundan kaçman çok üzücü.” diyerek fısıldadı karanlık ve sözlerine devam etti: “İnsan, pek çok şeyden vazgeçer, çünkü hayat senden istesen de istemesen de bazı şeyleri almakla yükümlüdür. Ama sen nasılsa, ilk başta kendinden vazgeçmişsin. Bu zor yolculuğunda senin her daim yanın da olan, en önemlisi de bütün nefretine, suçlamalarına göğüs germek zorunda kalan birinden nasıl vazgeçersin?”

Bu son sözlerden sonra gözlerini açtı. Cesaretini toplayabilmişti. Dosdoğru ileriye baktı ve kendini gördü. “Ne olur bana bu kadar kötü davranma. Çok çabalıyorsun, bil ki çok çabalıyorum. En değerli şey sensin ne olur ona sahip çık.” dedi karanlıktaki cılız ses son sözleri olarak, küçülerek ebediyete doğru kaybolurken. İkisinin arasında bir bağ vardı, bunu fark etmişlerdi o ayna sayesinde. O kadar mistikti ki bu bağ, sadece onu gerçekten anlayanların huzura eriştiği söylenirdi. İşte o gün de milyonlarca ayrı ikiliden sadece bir tanesi birbirlerini bulmuşlardı.

(Visited 9 times, 1 visits today)