Unutulmayacaksın

Sarı saçları, masmavi deniz gözleriyle çıkmıyordu aklımdan… Bir hafta sonraki konferansta yapacağım konuşmadan mıdır bilinmez, geceleri uykuma giren, gündüzleri gün boyu O’nu düşünmemi sağlayan bu güçlü insan, iki haftadır benimleydi ve kendimi yıkılmaz bir duvar gibi hissettiriyordu. Hızlıca kalktım, yüzümü yıkadım, kendime çekidüzen verdim, kahverengi gözlerime baktım aynadan, ne kadar klasik olduklarını düşündüm ve yüreğimde bir buruklukla kendime bir fincan kahve yaptım.

Konuşma kağıdımı önüme aldım ve düşüncelerimi en etkileyici şekliyle kağıda döktüm, ya da öyle yaptığımı düşündüm, bilmiyorum. Yapacağım konuşma beni fazlasıyla etkilemişti ve son hızla buna devam edecekti. Bilmediği şey ise benim asla pes etmeyeceğimdi, tıpkı O’nun gibi… Aramızdan ayrıldıktan sonra olan gelişmeleri, başımıza gelen felaketleri açıkça anlatacaktım herkese, artık insanların bazı şeylerin farkında olması gerekiyordu.

Yaptığı yenilikleri sıralamaya çalışırken bir taraftan da ülkenin kötü durumu aklıma geliyor, hepsi birbirine karışıyordu ben fark etmeden. ‘’Aklımı toparlamalıyım, aklımı toparlamalıyım’’ diye birkaç kez tekrarladıktan sonra, Frederick Chopin’in, ”La Tristesse” sini açarak yazmaya başladım:

Aramızdan ayrılalı tam 84 yıl oldu, sensiz geçen tam 84 yıl… Başımıza gelen felaketleri anlatıp canını sıkmak istemesem de bilmen lazım, herkesin bilmesi ve bu duruma bir son vermesi lazım. Her ne kadar bizi izlediğini bilsem de,  belki işe yarar umuduyla geldim buraya, herkesin karşısına geçtim ve korkmadan, çekinmeden anlatacağım her şeyi… Sen gidince ülkenin bütün güzellikleri gitti sanki, insanlar o zor zamanları unuttular, emekleriniz tarihe karıştı, gitti. Her kafadan ayrı ses çıkıyor, herkes farklı bir görüşün peşine düşmüş, ne yapacağını şaşıranlar öylece bakıyor bu olanlara… Depremler oldu, sel aldı bir sürü canı, virüs çıktı ortaya, mevsimler değişti… Sana karşı olan sevgim ise hiç değişmedi, kimse alamadı onu benden, hiçbir deprem yıkamadı, hiçbir sel akıntısına sürükleyip de götüremedi. Keşke durum sadece bana göre olsaydı, kimse unutamasaydı seni… Ne yazık ki çoğu gencin sana saygı duymadığı, adını anmadığı, yaptıklarını unuttukları bir ülke haline geldik. Ne kadar acı, değil mi?

Gözlerimin dolmasına aldırmadan yazmaya devam etmek istesem de, müziğin bitmesi beni mahvetmişti. Oysa O, bu müziği çok seviyordu, değer veriyordu her sanatçıya… Tekrardan açıp devam etmek istedim ama o tuşa basamadım. Gözyaşlarım sayfayı ıslatırken O’na karşı olan bu tutumu kim bilir kaçıncı kez daha aklımdan geçirdim. Neden O’na layık olamıyorduk? İnsanlar bu ülkenin geçtiği zorlu yolları neden görmek istemiyordu? En önemlisi, insanlar neden O’nu unutuyordu? Adını mücevher taşlara yazmamış mıydık, yüreğimizde yaşıyor dememiş miydik bütün bir gençliğe? Şimdi neden unutuyorduk bunları, biriniz açıklasın hadi, biriniz de çıkıp O’nun adını anmamıza gerek yok desin… Diyemezsiniz ki, biliyorsunuz hepiniz. Anahtarı olmayan bir sandık gibi saklıyorsunuz bunu içinizde, dışa vurmaktan korkuyorsunuz belki, belki de gururunuza yediremiyorsunuz böyle büyük yenilikleri, kıskanıyorsunuz…

Yazamıyordum, kağıda dökemiyordum hislerimi. Daha fazla zorlamak istemedim, kürsüye çıkınca içimden geçenleri söyleyecektim, bu düşüncelerin etkisini kaybetmesini istemedim çünkü. Kalktım ayağa, bilgisayarımı aldım ve konuşmamı yaparken arkadan geçecek fotoğraflarını, sahnede yankılanacak sözlerini, kırmızı-beyaz renklerinin hakim olduğu bir sunum içine yerleştirdim. En sevdiği şarkı olan ‘’Kimseye Etmem Şikayet’’ in sözleri ruhuma dokunurken bir paragraf yazmış olduğum kağıdı elime aldım, defalarca okudum, ilk yazdığım şeklinin kalmasında karar kıldıktan sonra eşyalarımı topladım ve odama geçtim. Çalıkuşu’nu aldım elime, O’nun defalarca kez okuduğu satırları bir kez de ben okudum, içinde kaybolmuş gibi hissettim kendimi. Saatler boyunca okuduğumdan habersiz, uykulu bir vaziyette kapattım ışığı, yine sarı saçlar, masmavi gözler eşliğinde uykuya daldım.

(Bir Hafta Sonra)

Büyük bir heyecanla kalktım, üstümü giyindim, saçlarımı yaptım, aynadan gözlerime baktım, umutla parlıyorlardı. Konuşma kağıdım ve sunumumun içinde olduğu bellek ile beraber evden çıktım, hava soğuktu ve ben yürümeyi tercih ettim. İnsanların acınası hali bu sert rüzgar ile yüzüme vuruyormuş gibi hissettim ama aldırmadım.

Yaklaşık yirmi dakikanın sonunda konferans salonuna adımımı attım, konuşmamı yapmak için alkışlar eşliğinde kürsüye çıktım. Tam konuşmaya başlayacaktım ki kalabalığın arasında O’nu gördüm. Evet evet, aklımdan bir türlü çıkmayan, uğruna her şeyi yapabileceğim o masmavi gözlerle buluştu benim kahverengi gözlerim, O’nun dolmuş gözlerine baktığım anda yapacağım bütün konuşma aklımdan silinip gitti. Meraklı bakışlar arasında O’nu incelemeye başladım, saçları bir güneş gibi parlarken gözlerim kıyafetine takıldı. Siyah bir takım elbise içinde ne kadar zarif, yakışıklı ve kusursuz görünüyordu bir bilseniz… Atatürk’tü bu, bana bakıyordu, hafifçe gülümsedi ve başlamam için eliyle küçük bir hareket yaptı. Benim halimi görecektiniz, tir tir titremeye başladım ve dudaklarımdan iki cümle döküldü sadece:

‘’Adını Türk tarihine altın harflerle yazdıran büyük şahsiyet, sen Türk milletinin kalbinde ebedi olarak YAŞAYACAKSIN. Seni unutanlara karşın bu şanlı ismi her daim gururla anacağıma söz veriyorum.’’

(Visited 7 times, 1 visits today)