Ütopya

“Şimdiki zamanda şikayet ettiklerimiz; hayallerimizdeki hayata kapı aralayacaksa yaşadıklarımızdan neden hiçbir zaman memnun olamıyoruz, mutluluğu erteleyerek gelecekte mutlu olmak uğruna yaşadığımız anları mahvediyoruz? Belki ilerde mutlu olacağız çektiğimiz acılardan sonra, evet ama ona ulaştığımızda hayatta olduğumuzun garantisini bize kim verebilir?”  Düşününce kimse yaşamak için bir şey yapmıyor, sadece şikayetlenerek mutsuz oluyor.  Ama gerçek şu ki, başımıza gelenlerden biz sorumluyuz. Tıpkı şu anki mutsuzluğumuzu seçtiğimiz gibi yaşantımızda da başımıza gelenlerin hepsi bizim tercihimizdir çünkü. Sadece hayatı suçlamak daha kolaydır. Kendimizi suçladığımızda değişmekten ve hayatımızın değişmesinden korktuğumuz için.”

Saatlerdir okuduğum kitabı kapatıp bir kenara bıraktım. Okuduklarım, buğulu düşüncelerimi anımsatan bulutlardan bile daha karmaşık gelmişti bana. Okudukça anlamıştım çünkü yaşamadığımı, sadece yaşıyormuş gibi davrandığımı. O zamandan itibaren yaşamayı seçmek istedim. Hayatı tam anlamıyla hissederek yaşamayı… Gökyüzüne bakarak bir işaret bekledim. Hayatı anımsatacak küçük bir işaret… Aniden bir yağmur bastırdı sonrasında. Bardaktan boşanırcasına, sanki yüzyıllarca çektiklerini içinde tutmuş kızgın bulutların damlaları acımasızca firar ediyordu üzerime.

 Bazen ıslanmak da güzeldir, diye düşündüm. Normalde yağmurdan nefret edip kaçanlardan olmama rağmen bugün ıslanmayı seçtim. Sonuçta yağmurun da bir görevi var, insanı kendine getirmek.  Sonsuza kadar yağmur yağmayacağını bilsen de o an ıslanmamak için ondan kaçarsın. Ama illa ki ıslandığın günler de çıkar karşına. Seçme şansının olmadığı…

 

Damlaların kesilmesinin ardından bulutlar dağıldı ve hayatın kaynağı tüm ihtişamıyla parıldayarak gün yüzüne çıktı. Sanki hiç bu kadar parlak olmamıştı, bugünün bir özelliği varmış gibi yayıyordu vücudunun ısısını. Sıcaklığına karşılık ben de ona gülümsedim ve oluşturduğu gökkuşağına baktım. Renklerin en güzel tonlarının birleştiği yedi şeritli yol, geçiti andırıyordu. Bambaşka bir dünyaya açılan ve orada yaşayan herkesin mutlulukla yaşadığı bir yeri.

Gökkuşağına uzun uzun baktım ve sonunda bir karar verdim: Yeni bir hayata başlamak ve gerçek anlamda yaşamak ne kadar kötü olabilirdi ki? Gökkuşağının altından görünen ütopyaya ulaşmak umuduyla var gücümle koştum. Sanki koştukça yorulmaktan çok deşarj oluyor gibi hissettim kendimi hayatımda ilk defa.

Diğer dünyaya açılan kapının önüne geldiğimde durup aksindeki yansımayı izledim. Sanki dünyanın ekvator çizgisi gibiydi. İlerisine geçtiğimde bambaşka bir yerdeydim fakat gerçekler yine aynıydı. Tereddütle ilk adımımı attım ve sonrasına şeker pembesi dünyaya giriş yaptım.

Her şey aynıydı. Ormanlar, binalar, dağlar, denizler… Hayal edilen bir dünyaya göre fazla normaldi. Farklı olan tek şey, içimdeki hisler, duygular ve düşüncelerdi. Etrafımdaki insanlarda gördüğüm bakışlar daha dostane ve sıcakkanlıydı. Ya da ben öyle görüyordum. Kimse birbirini değiştirmeye çalışmıyor, herkes birbirini olduğu gibi kabul ediyordu. En önemlisi de, amaçlar ve geleceğe yapılan yatırımlar belliydi. Herkes her yaptığının kendi için olduğunun farkındaydı ve geleceğine ilerleyen yolda kimse düşmekten korkmadan, gururla, kararlılıkla atıyordu adımlarını.

Hayatın gerçeklerinden ve yanıltmacalarından korkmuyordu kimse. Anı yaşayarak kendi doğrusunda ilerlemek, bir insanın kedine verebileceği en güzel hediyeydi çünkü. Huzur, saygı ve farkındalık. İşte aranan ve ihtiyaç duyulan dünya buydu.

 

(Visited 110 times, 1 visits today)