Yarınların güzel olacağı söylenir fakat bugünler de dünün yarınları değil midir?

Mutluluk ne güzel sözcük sanki beyaz bir tuvalin üstünde her renkten varmışcasına göz kamaştırıcı. Bahar akşamı edasında, kamp ateşi kadar keyif verici, sonbaharda yağan yağmur kadar huzurlu, kendini karakter hissettiğin kitabın son sayfasını çevirmen kadar üzücü kısaca insanın kalbine mektup yazamadığını anladığı an kadar karmaşık. Yarınlar artık heyecan barındırmıyordu çünkü her şey kendini tekrarlıyordu çok gülen bir insan uzun süre devam etse gözlerinden yaş geldiğini anlar. Ağlayan insan bir süre sonra sinirden güldüğünü hisseder. Hızlı giden arabanın tekerine baksanız ters dönüyor gibi hissedersiniz. Haddini aşan her duygu zıttına dönüşür. Haddinden fazla sevdiğimiz için de yaşamak artık bir klasikti. Bu yüzden herkesten farklı olmayı seven genç hayatı da farklı yaşamak istiyordu insanlar değişirdi duygular da değişirdi ama hatıralar hep aynı kalırdı ve ona yeni hatıralar lazımdı.                                                                                                                                                      Dıt-dıt-dıt… öten alarm sesi artık dayanılamaz bir hal almıştı her gün bir öncekini tekrarlıyordu çünkü her gün aynı odada uyanıyor, aynı yolu kullanıyor ve dünün aynısını yaşıyoruz derdi genç. En son projesi hakkında bir sürü soru alıyordu genç mimar tasarladığı hapishane yani onun deyişiyle idam evlerinde pencere kullanmıyordu ve net bir açıklaması vardı bu duruma ”bir idam mahkumunun yemyeşil tepelere sonsuz gökyüzüne sergideki bir tablo edasıyla son kez gördüğünü hissederek bakma imkanını sadece sadist bir mimar sunabilir” diyerek anlatıyordu sebebini.Yeniden gece olmuştu geceleri severdi genç adam karanlık ona cezbedici gelirdi karanlıkta gölgen bile seni yalnız bırakır derdi. Ona göre siyahın bir gökkuşağına ihtiyacı yoktu çünkü gece tamamen siyaha aitti. Herkes güneşin doğumunun yarattığı aydınlığı severken o güneşin kaybolması sırasındaki loş havayı ve ardından çıkan ayı seyrederdi. Çok sevmişti genç adam bir kadını, en derinlerinde hissetmişti sevgisini. Onu düşlemek bambaşkaydı. Hayatını karartan siyah anlam kazanmıştı. Teninin beyazlığı aydan , saçlarının rengi geceden ,bundan geceye sevdam derdi. Hayat acımasızdı bu mutluluk da uzun sürmemişti dünler onu geri çekiyordu. Yıllar geçmişti eskisi kadar özlemiyordu onu, adının geçtiği cümlelerde gözleri dolmuyordu, gün batımlarında uyuya kalmıyor ve ayı gördüğünde gözleri dolmuyordu yani yokluğunun takvimini tutmuyordu artık genç adam. Hayata yeniden bağlanabilmeyi öğrenmişti düştükçe güçlenerek kalkıyordu. Çalan bir aşk şarkısını, o sırada aşık değilsen kimi düşünerek dinleyeceğine karar verememek, eskilerden biriyle hızlı birkaç deneme yapıp en yakın hissettiğini idareten hayal etmek ne demek iyi biliyordu. Gidenin arkasından ona benzer birini bulmak zafer değildi, zafere en çok benzeyen yenilgiydi ve bu yenilgi onun ilk çaresizliği, ilk gözyaşıydı. Oysaki keman çalan insanlardan zarar gelmez diye bilirdim ben çünkü bir ağacın cenazesine boynunu yaslamak hüzünün notalarla uzaklaşması değil miydi?                                                                                                                                                    Evren yeniliklere güzel yaklaşmazdı bazen farklılıkları sevmezdi ve genç adam da sevmezdi ”bırak bütün insanlar kim olduğunu bilsin ama hiç kimse seni sen olarak tanımasın” Bu düşünceden sonra her şey çok hızlı gelişti gözünü açtığında havalimanındaydı. Yeni hayatından gökyüzünü izleyecekti artık. Son bir notu vardı bu ülkeye ”varlığımın değerini yokluğumda anlayanlar; artık çok geç sizin için.” Rüzgar söylüyordu şimdi o yerlerde onun eski şarkısını. Umarım sendeki farklılığı keşfedebilecek biriyle aynı gökyüzünü paylaşıyorsundur genç adam…

 

 

(Visited 150 times, 1 visits today)