Yeterince Önemli

Üniversiteden mezun olduktan sonra tüm odağımı akademik hayatıma vermeye karar verdim. Makaleler, tezler,  seminerler, yeni beceriler… Tüm bunların hepsiyle ilgilenirken özel hayatımdan feragat etmek durumunda kalıyordum. Aslında bundan pek de şikâyetçi olduğum söylenemez. Hayatımın büyük bir kısmı zaten böyle geçmişti bu saatten sonra da değişmeye pek niyetim yoktu. Son zamanlarda ise yazdığım makalelerle elde ettiğim başarımın meyvelerini topluyordum. Birden fazla makalem ödül alınca elimde olmadan, çok büyük kitleler olmasa da, tanınmaya başlanmıştım. Bazı liselere ve üniversitelere konuşmacı olarak konuk ediliyordum. Fakat son aldığım teklif ise tamamen farklıydı.

Her zamanki gibi üniversitelerden gelen tekliflerden biri olduğunu sanmıştım. Daha sonradan içeriğini dikkatli okuyunca isteyen herkesin katılabileceği bir seminer olduğunu anladım ve daha çok kişiye kendimi tanıtma fırsatını elde etmiştim. Fakat bana cevabımı iletmem için verdikleri tarih çoktan geçmişti bu yüzden farklı bir tarihte yapıp yapamayacağımızı sormak için bir e-posta yazdım ve gönderdim. Birkaç gün sonra olumlu yanıt geldi ve tarihi belirledik. Konuşmamı yapacağım yere doğru giderken çok heyecanlanmıştım. Beni dinlemek için gelen kişilerin akademik hayatıma bulunabileceği katkıları hayal ettiğimde daha da heyecanlanıyordum.

Konuşmayı yapacağım konferans salonuna ulaştığımda bir görevli bulup nereye gitmem gerektiğini sordum. Görevlinin tarif ettiği sahne arkasındaki odaya girip sahneye çıkacağım zamanı bekliyordum. Bu sırada kendimi sakinleştirmeyi başarabildim. Sahneye çıkmam için bana seslendiklerinde hızlı bir şekilde çıktım odadan. Beni alışkın olduğum parlak ışıklar karşıladı. Gözlerim parlak ışığa alıştıkça daha da rahatlıyordum. Konuşmamı yapmak için alkışlar eşliğinde kürsüye çıktım. Alkışlar durduğunda gelenlere teşekkür edip konuşmaya başlayacaktım ki kalabalığın arasında onu gördüm. Bir anlığına duraksadım, dilim tutuldu. İnsanların benim konuşmaya başlamamı beklediğini fark edince kendime geldim ve ona aldırış etmemeye çalıştım. Bana attığı delici bakışları görmezden gelerek istifimi bozmadan konuşmama planladığım gibi devam ettim. Konuşmamın sonlarına gelirken soruları için zamanım olduğunu belirttim. Havaya kalkan bir el olduğunu görünce sevinmiştim ama bu sevincim havadaki elin kime ait olduğunu görene kadardı. Sorusunu almazsam yanlış anlaşılabileceği için onu işaret ederek “Buyurun, sorunuzu alayım.” dedim. Sanki bana saldırmak istercesine “Bu başarılara imza atmak eminim çok zordur. Bu yolda nelerden vazgeçmek zorunda kaldınız? Yaşadıklarınızdan biraz bahseder misiniz?” diye sordu cevabını zaten bilmiyormuş gibi. Bozulduğumu belli etmemek için yüz ifademi sabit tutmaya çalışarak “Elbette pek çok şeyden feragat etmem gerekti, en çok da özel hayatımdan. Birçok şeyden vazgeçtim başarı basamaklarını tırmanmak için ve ailem bile buna dahildi.” şeklinde cevap verdim imalı sorusuna ve sonrasında diğer soruları da aldım zamanım yettiğince. Salondan ayrılırken gözlerimle onu takip ettim. Herkesin ayaklanmasına rağmen oturduğunu görünce hızlı hareketlerle içeri girip eşyalarımı toplayıp salona geri döndüm. Benim için beklediğini biliyordum. Yanına oturdum, bir süre ikimiz de sessiz kaldık sonra dudaklarından tek bir kelime döküldü, “Neden?”. Biraz duraksadı ve devam etti, “Gerçekten her şeyden vazgeçmen mi gerekiyordu, benden hatta ailenden bile uzaklaşacak kadar önemli miydi gerçekten. Ya da şöyle sorayım, bu kadar kolay vazgeçebileceğin kadar önemsiz miydik senin için?” sesi titriyordu.

Konuşmama fırsat vermiyordu, ben de üstüne gitmedim ve içini dökmesini bekledim. Sonuçta haklı olan oydu, fakat benim de kendi gerekçelerim vardı. Söyleyecekleri bittiğinde ikimiz de tükenmiş haldeydik, neyseki salonun ışıkları kapanmıştı. Her ne kadar zorlansam da söze girdim, bir şey söylemek, cevap vermek zorundaydım. Mezuniyetimizden sonra onu ilk görüşümdü, haber bile vermeden, öylece bırakmıştım onu. Birbirimizin en çok güvendiği insanlardık ve hala da öyleydi, bazı şeyler hiç değişmiyor ne de olsa. Yaptıklarımdan sonra bana kızgın olması çok normaldi, beni anlaması için biraz kendimi açıklamaya çalıştım. Fakat ne dersem diyeyim haksızdım, şu anki başarıma ulaşmak için her şeyden, herkesten vazgeçmek zorunda değildim. Bu benim tercihimdi ve bunu ikimiz de çok iyi biliyorduk. Bu yüzden üstüne gitmedim, sakinleştiğimizde kahve içmeye gitmeyi teklif ettim. Cevabından korkuyordum. Kabul ettiğini belli eden bir homurtu duyduğumda rahatlamıştım. Ayağa kalktım ve onu da kaldırmak için elimi uzattım ve o her şeye rağmen elimi tuttu. İşte o an anladım, benden nefret ettiğini sanıyordum ama o sadece kırgındı bana. Onca seneden sonra kızgınlık bile kalmamıştı içinde. Konuşmam esnasında bana saldırırcasına sorduğu soru da o anki hınçla çıkmıştı ağzından.

Yakınlardaki bir kahveciye oturduk, içeri girmek istemedim, yüzüme vuran soğuk ağlamama engel oluyordu. Siparişlerimizi verdikten sonra masaya ölüm sessizliği çökmüştü bile. Aradaki buzlar tam eridi sandığımda buzların arkasına örülmüş duvarla karşılaşıyordum. Bu duvarı yıkmak belli ki zor olacaktı ama ne pahasına olursa olsun başaracaktım. Ondan vazgeçtiğim için örülen bu duvarı ona tekrar ulaşabilmek için yıkacaktım.

(Visited 35 times, 1 visits today)