Zirven Dibe Yolculuk

0

 

Fırtına, ondan kurtulmaya ne kadar çalışırsak çalışalım aynı güçte bizi içine çekiyordu. Hava kararmış ve etrafta kuvvetli dalga seslerinden başka duyulan bir ses kalmamıştı. Gemimizin derin okyanus suyuna tamamen gömülmesine saniyeler kalmış olmasına rağmen başım dönüyordu ve sanki hala ne olduğunu algılayamıyordum. Tabaklar yerlere düşüyor paramparça oluyordu. Ama onları göremiyordum, arkadaşlarımı. Beraber tatile çıktığımız arkadaşlarımı. Belki bir bot bulup gitmişlerdi ya da çoktan ölmüşlerdi.

Geminin en yüksek noktasına çıkmama rağmen okyanusla aramda sadece 4 metre vardı. Ölmek istemiyordum, ben buraya tatile gelmiştim ama şimdi kendi ellerimle kendimi boğazlıyormuşum gibi geliyordu. Düşüncelerime o kadar odaklanmış öleceğime kendimi o kadar inandırmıştım ki bir anda uzaktan tiz bir ses duyunca irkilmiştim. Arkama dönmüş şaşkınlıkla onlara bakıyordum. Arkadaşlarım hala yaşıyordu ve bir bota binmişlerdi. Bot yanıma dikkatlice yanaşırken atlamam için el kol hareketleri yapıyorlardı. Hayatta kalma iç güdüm korkuma baskın gelince kedimi hızlıca bota atmıştım. Atlamamla beraber gemi de soğuk sulara gömülürken bot harekete geçmişti.

Üşümüştüm ve korkmuştum. “Tek başıma kaldım, tek başıma öleceğim, ciğerlerim su ile dolacak ve boğulacağım.” Kafamda bu gibi cümleler dört dönerken ne yapacağımı şaşırmış durumdaydım ve diğerlerinin en azından bana göre daha soğukkanlı davranabilmesi hayatımı kurtarmıştı. Zengin bir iş adamının kızıydım ve çevremde ona göre seçilmişti. Zengin kızlar ve erkekler. Kaliteli eşyalar ve kıyafetler. Küçüklüğümden beri ne istersem yapmama izin verilmişti. Şımarık ve bir o kadar da bencil büyütülmüştüm. Bu yüzden de buradaydım işte. Arkadaşlarımla başımızda yetişkin olmadan aşırı lüks bir gemi seyahati. 9 arkadaş, 4 kız ve 5 erkek. Seyahat yaklaşık bir hafta sürecekti. Bugün ise 3. Gündü. Rotamızda ilerlememize rağmen fırtına bizi rotamızdan çıkarmıştı. Nerede olduğumuzu bilmiyorduk ama yakınlarda bir yerde bir ada olmalıydı. Şu anlık herkes sakindi ama sabah ne olacağını, neyle karşılaşacağımızı kimse bilemezdi.

 

Güneş tenimi hafifçe yakarken oturduğum yerde biraz toparlandım. Etrafta hiçbir şey yoktu, okyanus, biz ve sıcak güneş dışında. Herkes uyanmıştı. Acıkmıştım, susamıştım ve başım ağrıyordu ama yapacak bir şey yoktu. Elimden sadece sabretmek geliyordu. Fark etmeden gözlerim tekrar kapanmıştı. Bir süre sonra bağırışlar duyup hızla gözlerimi açtım. Herkes mutlulukla bağırıyordu, ileride bir ada vardı. Tahminlerimde yanılmamıştım. Adada en azından yiyecek bir şeyler olmalıydı. Bot kumsala çarptığında koşarak bottan atlamıştık. Sıcak kum çıplak ayaklarımı yakarken huylanıp gölge bir yere geçmek için koşmuştum. Burası tamamen ıssızdı, Hindistan cevizi ağaçları ve birkaç mantar vardı sadece. Biraz etrafı keşfetmeye karar vermiştik. Sonra bulduklarımızı değerlendirip buradan nasıl çıkacağımıza dair çözümler üretecektik. Akşam olduğunda hala hiçbir şey bulamamıştık, burası kelimenin tam anlamıyla ıssızdı. Temiz suyumuz yoktu, yiyeceğimiz kısıtlıydı, lükse alışmış bireyler olarak zorluk çekiyorduk, umarım bizi bir an önce bulurlardı çünkü bu botla yolun yarısını bile geçemezdik.

Aradan 4 gün geçmişti ama ne bir kuş ne bir gemi geçiyordu Tek bir yaşam belirtisi bile yoktu. Herkes kendi kafasında felaket senaryoları kuruyordu. Suyumuzu zar zor elde ediyorduk ve temiz su içebilmek için birbirimizi öldürme raddesine gelmiştik. Açlık bize hiç yapmayacağımız şeyler yaptırmaya başlamıştı. Bir damla su için birbirimiz yaralıyorduk. Kıyafetlerimiz yırtık pırtık olmuştu. Daha fazla dayanabileceğimizi düşünmüyordum.

Bir hafta çoktan geçmişti. Hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Psikolojimiz altüst olmuştu. Kimse doğru düzgün düşünemiyordu. Kimse bizi almaya gelmiyordu. Her gün başka bir kriz doğuyordu. Herkes pes etmişti, bu gruba bende dahildim. Tam umudumu kesmiştim ki uzakta bir yük gemisi görmek, hayal gördüğümü düşündürmüştü. Ateş yakıp bizi görmelerini sağlamıştık ve şimdi adadan sağ çıkıyorduk, gerçekleşeceğini, buradan gerçekten kurtulacağımızı düşünmemiştim, belki de burada ölür giderdik. Ailelerimiz bile umursamamıştı bizi, belki de çocukları bu kadar serbest bırakmak, onlara sanki ellerinde tüm dünyayı tutuyormuşçasına davranmak, başarılarını göklere çıkarmak ve  başarısızlıklarını parayla düzeltmek iyi değildir. Adada mahsur kaldığımız zaman boyunca düşünmek için çok vaktim oldu, binlerce kez nasıl ölürüm acaba diye düşündüm, açlıktan, susuzluktan, arkadaşım dediğim ama kendisini düşünmekten başka bir şey yapmayan insanların saldırısına uğrayarak mı? Bir şeyin kıymeti, o şeyin yokluğunun çokluğu ile artar. Ne azsa o kıymetlidir, ne uzaksa onu arar insan. Yaşamak için bir damla suya muhtaç olmak veya Hindistan cevizini yemek için verdiğin savaş. Şu 2 hafta öncesinde bu gibi şeyler dertlerimin küçücük bir parçası bile olamazken, Hindistan cevizi yemek yerine kremini kullanırken şimdi farkına varıyorum. Kıymetini bilememişim, değerini anlayamamışım diyorum.

 

 

 

 

(Visited 9 times, 1 visits today)

About Author