Büyük, tekerlekleri dönen canlıdan indiğimde hava beklediğimden çok daha karanlıktı. Çubuklu güneşin altında durup etrafa bakarken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk belirdi. Soğuk iliklerime kadar işliyordu, bu havada dışarıda kalamazdım. Bugün, yuvamdan atılışımın ikinci gününün sonuydu ve ne yapacağım hakkında tek bir fikrim yoktu.
İki bacaklılar annemi öldürmüş, beni kardeşlerimden ayırmıştı. Daha sonra beni yeni, yabancı bir aileye vermişlerdi. Oraya alışmaya başlamışken bu kez de beni evden atmışlardı. Şimdi ise buradaydım; sokakta, tamamen yalnız. Artık et yiyebiliyordum ama avlanmayı bilmiyordum. Eskiden annem bana ve kardeşlerime kuşlar, tavşanlar, bazen de antilop getirirdi. Ancak daha altı haftalık olduğumuz için bize avlanmayı öğretmeye fırsat bulamamıştı. Keşke öğretseydi.
Dondurucu soğukta güçlükle yürüyerek, altı oturak gibi genişlemiş bir ağacın altına sığındım. Yer buz gibiydi ama başka çarem yoktu. Dinlenmem gerekiyordu. Gözlerimi kapattım.
Ertesi sabah uyandığımda etrafım iki bacaklılarla doluydu. Ne olduğunu anlayamadan biri beni kucağına aldı ve yürümeye başladı. Korkudan titriyordum. Kendimi savunmak için zayıf dişlerimi kadının eline geçirdim ama o buna aldırış etmedi. Uzun bir yürüyüşten sonra evine ulaştı. Beni bırakacağını sandım ama yanılmıştım. Kapıdan içeri girdi ve beni de beraberinde eve soktu.
Hikâyem burada bitmedi…
Ama anlatmaya zamanım yetmedi.
