Her şey benim hiç beklenmedik bir şekilde Eskişehir’e olan işle alakalı bir yolculuk yapmam gerektiğini öğrenmem ile başladı.
Sıradan, en azından benim öyle sandığım, bir cumartesi sabahı, yatağımda mışıl mışıl yatarken telefonumun sesini duydum. Hemen uykulu gözlerle, sağa sola çarpa çarpa aşağı indim ve alarm sandığım sesi kapatmak için telefonu elime aldığımda tüylerim diken diken oldu. Beni patronum arıyordu. Kesin patron yardımcılığına kabul edilmiştim. Lakin bana, Eskişehir’e bir toplantıya katılmam için gitmem gerektiğini ve ertesi gün saat 09.00’da toplantının başlayacağını söyledi.
Ertesi sabah hızlı bir kahvaltı yapıp hızlı adımlarla dışarıya çıktım. Bizim Ahmet Dayı’nın otobüsünü kaçırmamak için çabuk olmalıydım. Eğer ilk parayı veren kişi olursam, ilk benim söylediğim şehre gidecektik. O yüzden hızlı davranmalıydım. Tam otobüse ilk giren olacakken bir ağabey beni yere itip benden önce otobüse bindi. Tabii Ahmet Dayı bunu gördü ve benim ilk binmeme izin verdi. Tahmini bir dakika sonra otobüs tıka basa doldu ve hareketlenmeye başladı.
Bir saatlik yolculuğun ardından benim inme zamanım geldi. Çok gecikmiştim. Üç dakikaya toplantı başlayacaktı. Eskişehir puslu ve griydi. Otobüsten indiğimde hava beklediğimden daha karanlıktı. Sokak lambasının altında durup etrafa bakarken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk belirdi ve… Nereden geldiğini anlamadığım bir mermi sesiyle irkildim. Çok korkmuştum. Bir an öleceğimi sandım. Ama anlaşılan merminin hedefi ben değildim. Silah sıkan kişi hızla uzaklaştı, yakalayamadım. Neyse ki hedefteki kişi de yaralanmamıştı.
Maalesef toplantıyı kaçırdım ama ya ömrüm boyunca olacak tüm toplantıları kaçırsaydım?
