O sabah her sabah gibi neşeyle uyanmıştım. Her şey normal görünüyordu. Ta ki oda arkadaşım Yağmur’un dudakları hareket edip de sesi çıkmayana kadar… Yağmur’a iyi olup olmadığını sordum. Bana öyle bir baktı ki gözlerinden alındığı çok net anlaşılıyordu. Odadan çıktı ve galiba revire gitti. Muhtemelen kendi kulaklarımda bir sıkıntı olduğundan şüphelenmişti. Ben de ne olduğunu anlamış, UFO görmüş masum köylü gibi yatağıma oturup beklemeye başladım. Belki gelir diye… Bekledim, bekledim, bekledim…
Bir anda okul zili çaldı. Ardından da anons yapıldı ama tek bir kelimesini bile anlamadım. Acaba benim mi kulaklarımda bir sıkıntı vardı? Emin olmak için doktora gitmeliydim. Ama önce izin almalıydım. Kimseyi anlayamayacağım için müdürümüz Okan Bey’e uzun bir mesaj yazdım. Bana cevabı sadece baş parmak emojisi oldu. İzin tamamdı fakat hastaneye nasıl ulaşacaktım? Arabam yoktu. Toplu taşımaya da binemezdim çünkü kimseyi anlayamıyordum. Geriye tek bir çözüm kalıyordu: Yürümek. En sevdiğim kıyafetlerimi giymedim, spor ayakkabılarımı giydim ve ceketimi de alıp yurttan çıktım.
Üstümü o kadar kalın giydim ki kış günü terledim. Üstelik bunu üşümemek için değil, tanınmamak için yapıyordum. Yürümenin sıkıcı olduğunu fark edip müzik dinlemeye karar verdim. Tam kulaklığımı takacaktım “Merhaba” diye bir ses duydum. Kulaklarımın iyileşmiş olacağını umarak etrafa bakındım, kimsecikler yoktu. Aşağıya bakınca ise küçük bir tüy yumağı gördüm. Bana tekrar “Merhaba!” dedi. İçimden rüyada olup olmadığımı sordum. Hayır, değildi. Bu gerçekliğin ta kendisiydi. Ben de ona “Merhaba ufaklık!” diye cevap verdim. Kısacık kuyruğu hafif hafif sallanmaya başladı. Bana merakla “Nereye gidiyorsun? Nasıl beni anlayabiliyorsun? Sen nesin? Peki ben neyim?” gibi sorular sordu. Tabii bu olaylar kaldırımda gerçekleşiyor. Ona bankta oturup konuşmayı ister mi diye sordum. Seve seve kabul etti. Başıma gelen olayların hepsini baştan sona detaylıca anlattım. Arkadaşımın alınmasına o kadar üzüldü ki küçük kediciğin gözleri doldu.
Onun da başına buna çok benzer bir olay gelmiş. O sabah kedicik uyandığında bütün arkadaşları insan diliyle konuşmaya başlamış. Bu yüzden o kimseyi, kimse de onu anlamamış. O an sanki birbirimiz için yaratılmış gibi hissettim. Bir anda hastaneyi unutup sohbete dalmışım. Zaten hastanelik bir iş kalmamıştı. Sorun ortadaydı. Gece bir sihir olmuş ve insan-hayvan dilleri karışmıştı. Kedicik ile akşama kadar sohbet ettik. Adı da Bal Arısı’ymış.
Akşam yurda dönüp aileme Bal Arısı’nı sahiplenip sahiplenemeyeceğimizi sordum. Tabii tüm olayları da anlattım. Önce Bal Arısı’nın da bunu isteyip istemediğinin sorulup ona göre karar verilmesi gerektiğini söylediler. Neyse ki bir sonraki gün cumartesiydi. Okul yoktu. Sabah erkenden kalkıp hastane bahanesiyle yine dışarı çıktım. Bal Arısı oturmuş beni bekliyordu. Fikrimi duyunca hem havalara uçtu hem duygulandı hem de üzüldü. İlk defa gerçek bir evi olacaktı ama aynı zamanda eski evini de bırakacaktı. Ona evimin buraya yakın olduğunu, istediği zaman onu buraya getireceğimi söyledim. Üzüntüsü bir anda geçti.
Karne günü ailem beni yurttan aldıktan sonra Bal Arısı’nın sokağına götürdü. Onu aldık ve evimizin yolunu tuttuk. Artık ikimiz de mutluyduk…