Otobüsten indiğimde hava beklediğimden daha karanlıktı. Sokak lambasının altında durup etrafa bakarken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk belirdi. Sonbaharın soğuk akşam rüzgârı yüzüme vuruyor, sanki bana bir şey anlatmaya çalışıyormuş gibi esiyordu. Evime doğru yürümeye başladım. Yol boyunca rüzgâr kulağımda uğulduyordu.
Eve geldiğimde çantama uzanıp anahtarlarımı aramaya başladım. O sırada, aslında çantamda olmaması gereken bir şey fark ettim: katlanmış, kare bir not kâğıdı. Hani şu markete gitmeden önce alınacaklar listesi yazılan türden.
“Herhâlde buraya ben koymuşumdur.” diye düşündüm ve içinde ne olduğunu görmek için kâğıdı açtım. İçinde uzun bir numara yazıyordu, büyük ihtimalle bir telefon numarasıydı. En azından bunu oraya benim koymadığım artık belliydi. “Ya peşimde birileri var ya da tuhaf bir şeyler oluyor.” dedim kendi kendime ve eve girdim.
Çabucak ayakkabılarımı çıkardım, montumu astım. Ardından mutfağa koştum, elim hemen cebimdeki telefona gitti. Telefonumu açıp numarayı tuşladım. Gerçekten çok gerilmiştim. Bu numara kime aitti ve neden benim çantamdaydı? Öğrenmek istiyordum ama bir yandan da içim ürperiyordu.
Telefon kulağımda çaldı. Bir… iki… Derken bir ses cevap verdi.
“Demek numarayı buldun.”
Kafam karışmıştı. Bu bir erkek sesiydi ve daha önce duyduğumu hatırlamıyordum.
“Siz kimsiniz?” diye sordum.
Adam hemen cevap vermedi. Ardından, “Sana tek bir şey söyleyebilirim, bugün dışarı çıkma.” dedi ve telefonu yüzüme kapattı.
Neydi bu? Adam bir ajan falan mıydı? Her neyse, fazla kafama takmamaya çalıştım. Üzerimi değiştirip pijamalarımı giymek için yatak odama girdim. O gece sıra dışı hiçbir şey olmadı ve ben de huzur içinde uykuya daldım.
