Alarmım çaldı, ben uyanmakta zorluk çekiyordum. Yataktan kalktım, aynaya baktım, yüzüm sarı ve yeşil karışımı gözüküyordu. Yanlış görmüşümdür diye düşündüm ve kıyafetlerimi giydim. Dışarı çıktığımda herkesin yüzü farklı renklere boyanmış gibiydi, kafam allak bullak oldu. Sonra okula vardık. Sınıfa geç gelmiştim. Bazı arkadaşlarımın yüzü siyah, bazılarının ise maviye boyanmıştı. Sanki sınıf bir paletti ve biz de içindeki renklerdik.
Ben bu renkler neyi temsil ediyor diye düşünürken ders bitmişti. Sevdiğim bir ders değildi, o yüzden çok bir şey değişmedi, zaten dersi hiç dinlemiyordum. Arkadaşımın yanına gittim, arkadaşım biraz üzgündü ve yüzü maviydi. Sonra bir diğeri yanıma geldi, yüzü kıpkırmızıydı ve çok öfkeliydi, sanki birazdan patlayacaktı. Gördüklerim yani bu renkler hayatımı kolaylaştıracaktı. Bu renkler duyguları temsil ediyordu.
Ama kafamı kurcalayan bir şey vardı. Arkadaşlarımdan birinin yüzü griydi. Ama gri neyi temsil edebilirdi ki? Pembe mutluluğu, sarı ya da yeşil uykulu olmayı, siyah kapkaranlık olmayı ve gülmeyi bile unutmayı, mor kıskançlığı, mavi mutsuzluğu, kırmızı ise öfkeli olmayı temsil ediyordu. Gri için hiçbir şey yoktu… Belki grinin derin bir anlamı vardır. Kişiliktir belki gri ya da bir hiçliktir. Ama hiçbir yaşama sebebi olmaması, simsiyah olmak, hayatı kendine zindan etmektir. Grinin iki seçeneği vardı: Ya kötüleşen bir beyazdı ya da iyileşmeye çalışan bir siyahtı ve bunun cevabını hiçbirimiz bilmiyorduk. İki seçenek de olabilirdi… Sonsuzluğa açılan kapıdan belirsizliği seçmek kadar garipti.
Dersler bitti ama ben bu renkleri burada bırakmayacaktım. Bunlar benim için önemliydi. Kendime bir söz verdim: Bu renkleri kullanacaktım ama ileriye de gitmeyecektim. Renkler sonsuz anlamlar barındırıyordu.
