Eğer insanların anıları nesnelere dönüşseydi, benim kaybetmek istemediğim anım dedemle geçirdiğim son bayram sabahı olurdu. O anı bir cep saatine dönüşürdü. Çünkü dedem zamanı çok severdi ve hep “Zaman en kıymetli şeydir.” derdi. Şimdi size o anıyı, yani beni, bir cep saatinin gözünden anlatacağım.
Ben eski, yuvarlak bir cep saatiyim. İçimde sadece tik tak sesleri yok, kocaman bir mutluluk saklı. Bir bayram sabahı küçük bir çocuğun avucundayım. Elleri biraz terli ama çok heyecanlı. Çünkü dedesinin evindeyiz. Ev mis gibi kolonya ve baklava kokuyor. Dedesi beni cebinden çıkarıp torununa gösteriyor. “Bak!” diyor, “Bu saat benim babamdan kaldı.”
Ben o anda çok gururluyum. Çünkü o çocuğun gözleri parlıyor. Dedesine sarılıyor ve ben de ikisinin kalbinin attığını hissediyorum. Zaman sanki duruyor ama ben yine de çalışıyorum. Çünkü bu an hiç bitmesin istiyorum.
Sonra dedesi elini çocuğun başına koyuyor. Saçlarını okşuyor. Ben cebin içinden onları izliyorum. O an sevginin zamandan daha güçlü olduğunu anlıyorum.
Şimdi bir çekmecede duruyorum. Arada çıkarıp bana bakıyorlar. Ne zaman kapağım açılsa o bayram sabahı tekrar canlanıyor. İşte bu yüzden kaybolmak istemiyorum. Çünkü ben sadece bir saat değilim, bir dedenin sevgisi ve bir çocuğun mutlu kalbiyim.
