Unutkan

Ankara’da Ankaralı herkesin en az bir kere yakalanmış olduğu, o buz gibi ayazın estiği gecelerden biriydi. Arkadaşlarla Kızılay’a eğlenmeye gitmiştik. Yürüye yürüye civarda gezilmemiş sokak, görülmemiş dükkan bırakmamıştık. En sonunda canlı müzik olan bir mekana girip bir şeyler içmeye başladık. Sohbet yağ gibi kayıp gidiyordu. Bir yerden sonra eğlenmeyi abartmış olsak gerek ki Fatmagül arkadaşımız yerlerde yuvarlanmaya falan başladı. O zaman anladım ki evlere dağılma vakti gelmişti çünkü öbür türlü çılgınlar sürüsü olarak çevreye verdiğimiz rahatsızlık artacaktı. Hepsini topladığım gibi arabama attım ve teker teker evlerine bırakıp evime gittim ve yattım. Ama aynı yattığım yerden kalkmadım.

Ankara’da deniz olmadığını hatırlamam yaklaşık üç dakikamı aldı. Güneş tepedeydi. Dalgalar kıyıya usul usul vuruyor, sanki uyuşuk kumsalı ayık tutmaya çalışıyorlardı. Güneşin önüne bir geçip bir çekilen bulutlar sanki bana morsla bir mesaj vermeye çalışıyorlardı. İki kısa bir uzun, bir uzun bir kısa iki uzun, bir kısa bir uzun, bir uzun bir kısa… Doğa bana uyanmamı söylüyordu ama hala dün gece eğlencesinin etkisinden çıkamayan beynim bana çok da yardımcı olmuyordu. Bundan dolayı aşırı bir tepki de verememiştim. Normalde ortalığı ateşe verirdim ama o an sadece şaşkındım. Etrafımı incelemeye başladım. Tek odalı bu kulübe sanki daha yeni temizlenmişti. Ortalık oldukça düzgün, kadın eli değmiş gibiydi. Kulübenin arkasından inek ve tavuk sesleri geliyordu. Onlardan da ötede bir davul ve bir zurna, yöresel olduğu hemen anlaşılan bir türkü tutturmuşlardı. Davulun sesi hakikaten uzaktan hoş geliyordu. Anlaşılan bir düğün gibi bir şey vardı. Aklıma kaçırılmış olma ihtimalim yeni geldi ve kapıya fırladım. Kapı kilitli değildi. Durumun sandığımdan daha basit bir açıklaması olduğunu düşünmeye başladım.

Üzerimde pijamalar vardı, köşede bir oturağın üstünde de dışarı kıyafetlerim. Onları giyip dışarı çıktım. Belki de temiz hava iyi gelir diye düşünmüştüm ama dışarı çıkar çıkmaz yüzüme leş gibi hayvan kokusu çarptı. Ne bekliyordum ki? Köydeydik. Çalılara takılmamaya özen göstererek az yamaç indim ve sahil kenarına geldim. Yüzüme buram buram tuz vurmuyordu, Karadeniz’deydim. Ayıldıkça daha çok şeyin farkına varıyordum, mesela kamyon çarpmış gibi yorgun olduğumun uyandıktan on beş dakika sonra farkına vardım. Uzun yol gelmiş olduğum açıktı. Hava rüzgarlı ama sıcaktı. Bunaldım ve deniz girdim. Suya yattım ve o sükutta düşünmeye başladım. Ben nasıl bu cennete düşmüştüm?

Zihnimdeki bulanıklık yapan unsurları suya bırakıyordum ve hepsi suyun sessizliğinde kayboluyorlardı. Dipte sakin sakin yüzen minik balıklar yutuveriyorlardı benden çıkan bu şeyleri. Düşünmeye başladım: Mekanda konuşulanları hatırlamaya çalıştım. Grupça bir gezi hakkında konuşuyorlardı. Bana sorduklarında olabilir demiştim sanki. Eve geldiğimde hemen yatmıştım, bir iki saat olmuştu ki telefon gelmişti sanki. Kelimeleri ağzında bir türlü toplu tutamayarak konuşmaya başlamıştı Feridun. Abi hep beraber Sinop’u gezelim demişti sanki. Demiştim ki evladım şimdi olmaz. Hemen yatmıştım bu konuşmadan sonra. Demek ki ona verdiğim evimin yedek anahtarıyla girmişler evime ve beni alıp buraya gelmişiz. Nasıl bir kere bile uyanmadığımı düşünürken arkadan Gülperi’nin sesi geldi. Ardından diğerlerinin. Önce kızar gibi yaptım onlara, sonra bir daha beni kendi iradem olmadan 400 km yol teptirmemelerini söyledim. Onlar da belki dediler.

(Visited 6 times, 1 visits today)