Yaz tatilinin son günleriydi. Sahibim Alya’nın çantasında Ankara’ya dönüyordum. Alya makyaj yapmaz ama beni de yanından ayırmaz. Sıkıldığı zamanlarda beni açıp kendine bakar. Gün bitiminde ise sanki onun günlüğüymüşüm gibi bana gününün nasıl geçtiğini anlatır. Aslında benim onu dinlediğimi bilmez.
Alya yine beni açmış, kendini seyrediyordu. Gözünden bir damla yaş süzüldüğünü fark ettim. Aslında sahibim kolay kolay üzülmez ama bilirsiniz, ayrılık herkesi üzer. Saatler sonra Ankara’ya vardığımızı, herkesin ayaklanmasından anladım. Alya’nın babası arabayı park ettiğinde bir gürültüdür başladı: “Alya, sen çantanı al.” “Hayatım, zeytinyağlarını ben taşırım.” “Anne! Deniz kabuklarım nerede?” Toplanma işi bittiğinde eşyaları asansörlere taşıdılar. Alya’nın annesi kapının kilidini çevirdiğinde herkesin üzerinden bir yük kalkmış gibiydi. Yine de ev halkı çok yorgundu ve eve girer girmez bavulları kenara koyup pijamalarını giydiler.
Alya odasının kapısını kapattı ve çantasından beni çıkarttı. Yatağına uzandı, beni açtı. İçimdeki aynada birden, gün sonunda bana anlattığı anılar canlandı. Alya’nın şaşkın olduğu her hâlinden belliydi. Bu durumun nedenini ben de anlayamamıştım. Alya’nın yüzünde bir tebessüm belirdi. Tatilinin ilk günü, arkadaşının doğum gününü kutladıkları an önce aynamda belirdi. Sonra kuzeni ile dans ederken ne kadar eğlendiklerini, daha sonra hava karardığında yeni tanıştığı arkadaşlarıyla saklambaç oynamalarını ve oradaki renkli gözlü kedilerini gördü aynamda. Son olarak ise oradaki tuvalet sorununu hatırladı. Minik evlerde kalmışlardı ve evlerin özel tuvaleti yoktu. Halka açık tuvaleti kullanmak zorunda kalmışlardı. Birden kıkırdamaya başladı Alya. Onu mutlu ettiğim için hâlimden hoşnuttum.
Evet, bu yaz bitmişti ama gelecek yaza sadece dokuz ay kalmıştı.
