Her sabah okula gitmek için aynı yoldan geçiyordu ama bu sabah her şey farklıydı. Gözlerinin önünde birdenbire beliren parlak, altın rengi bir kapı, onu başka bir dünyaya davet ediyordu. Gözlerini ovuşturdu çünkü bunun gerçek olduğuna inanmıyordu. Fakat gerçek olduğunu o da anladı. İçeri girmek ile girmemek arasında kararsız kalmıştı fakat heyecanı ve aksiyonu severdi Yusuf. Girmeye karar verdi ve kapıya doğru yürümeye başladı. Tam kapının kolunu çevirecekti ki elinin titrediğini farketti. Fakat girmek istiyordu. Öyle de yaptı ve girdi. Girdiğinde etrafta mavimsi bir duman vardı. Duman gibi değil de daha çok sis gibiydi. Sonra biraz yürüdü ve karşısında yere saplanmış bir kılıç gördü. Burada da kılıcı çıkarıp çıkarmamak konusunda kararsız kaldı ve çıkarmamaya karar verdi. Biraz daha yürüdü ve altın rengi kocaman bir taht gördü burada biraz dinlendi ve bu tahtın kimin olduğunu merak etti ve bağırmaya başladı: “Hey, kimse var mı? Cevap gelmedi. Biraz daha bağırdı: ” Birileri var mı?” Bu sefer yukarıdan bir altın parçası düştü. Altın parçasını aldığında kolundan boynuna kadar mavi bir sıvı kaplamaya başladı. Ve karşısında kanatlı altın rengi elbiseli kanatlı bir insan gördü. Bu insan yanına yaklaştıkça mavi sıvı soğuyordu. Tam havaya kaldırmıştı ki birden bıraktı. Yere düştüğünde o insana sordu:” Kimsin sen?” O da karşılık verdi: ” Ben bu diyarın kralıyım.”. Yusuf da cevap verdi: “Tamam ama beni neden yaraladın?” “Çünkü tahtıma saygısızlık ettin”
Aslında tahtın oradayken bağırmak saygısızlıkmış, o altını da uyarı olarak göndermiş.
