Ben dört yaşındayken ailemle bir İtalya turuna çıkmıştık. Birçok yer gezdiğimizi hatırlıyorum. Orada en çok dikkatimi çeken ve en beğendiğim eser Pisa Kulesi’ydi. İlk başta üstüme düşecek diye çok korkmuştum!
Gezerken bir sürü sokak yemeği denedik ve birçok mağaza, dükkan gezdik. Yemeklerin tadı gerçekten ayrı bir güzeldi. Bir mağazada, bulut şeklinde çok tatlı bir peluş oyuncak gördüm. Hayatımda gördüğüm en tatlı, en yumuşak ve en güzel oyuncaktı bu. “Ben bunu yastık olarak da kullanabilirim aslında.” diye düşünmüştüm. Annem beni kırmayıp o istediğim oyuncağı almıştı.
Hayatımın en mutlu anlarından birini yaşıyordum, çünkü o bulutla aramda bir bağ kurmuşum gibi hissetmiştim. Bulut, benim en iyi arkadaşım olmuştu. Üzüldüğümde, ağladığımda, sinirlendiğimde, mutlu olduğumda ya da heyecanlandığımda hep bulutuma konuşurdum.
Düşünebiliyor musunuz? Şu an on yaşındayım ve bulut hâlâ benimle! Rüyalarımda bile bulutumu görürdüm. Bir gün kendi kendime, “Eğer ben bir bulut olsaydım, hep oyuncağım ama aynı zamanda arkadaşım olan bulutumla oynardım. Onun ailesiyle tanışmayı, oyunlar oynamayı ve diğer arkadaşlarıyla tanışmayı çok isterdim.” dedim.
