Pek çok farklı özellikleri olduğu söylenebilirdi. Saçlarının boyası akmışsa yüzünü kimseye göstermez, doğruluğuna inandığı şeylerin önünde sur olurdu. Arkadaşı saydığı kişiler için gerekirse dünyaları yakar, yıllarca alıp asla kullanmadığı dövüş derslerinde öğrendiklerini uygulamalı olarak herkese gösterirdi. Olmadığı bir şey vardı, fakat ölüm sebebi de o aynı şey olmuştu.
Sesli değildi, vokal değildi. Canı sıkkın olduğunda kimseye bunu söylemez, kimsenin fark etmesini beklemezdi. Duyguları, hisleri bir zayıflık, zayıf bir nokta olarak görürdü, dolayısıyla da bunları asla belli etmezdi. Kimse geçmişinde ne yaşadığını bilmiyor, bu konuda ağzından en küçük bir lafı bile çıkaramıyordu, dolayısıyla duyguların zayıflık olduğuna inanmasına sebep olacak ne yaşamış olabileceğini bilmiyorlardı.
Gecenin bir yarısında sokak lambalarının bir bebeğe dokunurmuş şefkatliğiyle ışıklandıdığı çimlerin ilerisinde yatan bir silüet vardı. Fakat gecenin bu saatinde buraya gelecek kadar çılgın birisi yoktu. Emeklerinin karşılığını maaşlarıyla alamadıklarını hisseden park bekçilerinin hiçbiri o kişiye yaklaşacak kadar cesur değildi. Dolayısıyla figür bütün gece orada, çimlerin ortasında huzur içinde yattı.
Her aydınlık Pazar sabahı olduğu gibi bu Pazar da ebeveynler ve en güzel giysilerini giydirip adeta evcilik oynadıkları küçük çocukları parka kahvaltı yapmaya gitti. Başta her şey her zaman olduğu gibi pürüzsüzce ilerliyordu. Tahta piknik masalarına örtüler seriliyor, peynirler zeytinler sıcacık poğaçalar çantaların diplerinden bulunup teker teker yerleştiriliyordu. Çocuklar aileleriyle oturup çikolatalı ekmek yiyebilmek için ne kadar peynir yemeleri gerektiğini tartışıyor, yere düşen ekmek parçaları için serçeler hayatlarını riske atıyordu.
Ne olduysa, ne ip koptuysa kahvaltılar bitirilip çocuklar top peşinde koşturmaya başlayınca koptu. Bir iki dakika boyunca neşe dolu kahkahalar, sevinç çığlıkları uçuştu etrafta. Çocuklar gece boyu o silüetin çimlerin ortasında yattığı yere gelinceyse o sevinç çığlıkları minik toz bulutlarına dönüşüp yerlerini dehşete bıraktı.
Bir çocuk takılıp düştü ve ağlamaya başladı. Onun ağladığını gören diğer çocuklar da çığlıklar içerisinde anne babalarının yanına döndü.
Evlatlarının bu kadar korkmasına sebep olan şeyin ne olduğunu bilmemenin endişesiyle ebeveynler toplanıp çocuklarının ağlamasına sebep olan bölgeye gitti.
Kimisi kaldıramayıp pılını pırtını toplayıp gitti, kimisi ses bile çıkarmadı. Hiçbirinin akıl etmediği şey ise polisi, belki de bir ambulansı aramaktı.
Gördükleri şeyi düşününce, belki de yaptıkları mantıklıydı. Yemyeşil, bakımlı çimin ortasında bir genç kız yatıyordu. Aylar önce bir gün okula gidip tekrar görülmeyen o kız. Devam eden polis raporlarına göre sessizdi, ama gözlemciydi. Gök gibiydi, bulutlar gibi, normal bir günde varlığına dikkat etmezdiniz ama her ihtiyacınız olduğunda onu nerede bulacağınızı bilirdiniz. Kızın gözleri sanki hala uyuyormuşçasına kapalıydı, yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Eğer kan içindeki bedeninin geri kalanı olmasaydı, hiçbir şeyin yanlış olmadığını bile düşünebilirdiniz.
O kız aylarca orada yattı. Sadece yattı, yüzündeki o hafif tebessüm belki aylar içinde çürümeye başladı, sinekler tarafından kaplandı. Sonra üstüne bir tabaka toprak döküldü o parkın, yeni bir bina yapılacakmış, talep çokmuş. O evleri satın alan hiçbir aile demedi “Eğer bir bulut olsaydım…”
