Ankara’ya yılın en soğuk günlerinden biri çökmüştü. Kuru soğuk, iliklerimize işleyerek sabahı karşıladık. O sabah, hepimizde garip bir heyecan vardı. Kadın, erkek, genç, yaşlı demeden, yollara dökülmüştük. Atatürk’ün geldiğini duyduğumuzda içimizde hem sevinç hem de büyük bir umut yeşermişti. Artık işgal altındaki vatanımız için bir ışık doğmuştu.
Kalabalığın arasına karıştığımda, her yüzün üzerinde aynı ifadeyi gördüm: Sabırsızlık ve gurur. Kimimiz başımızda yamalı şapkalarla, kimimiz ayakkabılarımızın deliklerini yünle doldurarak o taşlı yollara çıkmıştık. Hiçbirimizin üstü başı düzgün değildi ama içimizdeki inanç ve bağlılık tüm yoksulluğumuzu örtüyordu.
Beklerken bir ara gözüm yaşlı bir kadına takıldı. Elinde mendiliyle gözlerini siliyordu. Yanına yaklaşıp neden ağladığını sordum. Bana “Bu gözyaşları umudun gözyaşlarıdır evladım.” dedi. “Mustafa Kemal, bu milletin kurtuluşu için geldi. Onunla birlikte yeniden doğacağız.” Kadının sesi titriyor ama yüzü parlıyordu.
