Hayat hızla devam ediyor, teknoloji gelişiyor. Peki biz bu gelişime sürecinde neyi mi unutuyoruz? Tabii ki de insan olmayı. Ahlaki değerlerimizi git gide kaybediyoruz. Bir başka deyişle robotlaşıyoruz diyebiliriz. Duygularımızı kaybediyor, hayatı sadece yaşamak için yaşıyoruz. Başkalarının sözlerine göre kendimizi şekillendiriyoruz ve kişiliğimiz yok olma aşamasına geçiyor.
Gündelik yaşantımızda bir sürü olayla karşı karşıya kalıyoruz. Bu olaylar iyi veya kötü olabilir ancak hepsinin sonunda bir deneyim ve fikir sahibi olmuş oluruz. Hayatının bir anlamı olduğunu düşünen insanlar da takılıp kalır bu deneyimlere. Yaşadıkları her olayın altında bir neden, bir gerekçe ararlar. Belki de doğru olan budur. Belki de kendi ahlaki değerini oluşturabilmektir en büyük erdem. Ama ben böyle düşünmüyorum. Bu kaybettiğimiz ahlaki değerlerimizi kendimiz mi oluşturmalıyız yoksa diğer insanların sözüne göre mi oluşturmalıyız? Bana göre insanın yaşadığı ortam oluşturur ahlaki değerlerini. Ahlak, her toplumun içerisinde kendi yaşam tarzlarının sonucu olarak oluşan soyut bir olgudur. Bir çekirdek ailenin bile kendi içerisinde diğer herkesten farklı bir aile ahlakı vardır. Bu büyük ölçekte kent ahlakını, ve daha büyük ölçekte toplumsal ahlakı beraberinde getirir. Ahlaki değerler çatısı altında toplanabilecek bir sürü kavram vardır aslında. Bunlara bilgeliği, erdemi, dürüstlüğü, adaletli olmayı, merhametli olmayı, sabırlı ve hoşgörülü olmayı örnek verebiliriz. Neden ahlaki değerlerimizi kendi fikirlerimiz yoluyla oluşturamayacağımızı düşündüğümü açıklayamam gerekirse, her birimizin bir insan olduğunu ve toplum içinde yaşadığımızı hatırlatırım. Biz insanlar okuruz, izleriz, yazarız, çizeriz, dinleriz, konuşuruz ve bunlar gibi bir sürü faaliyet gerçekleştiririz ve bunları kendi istediğimiz gibi yorumlama şansımız vardır. Bu faaliyetleri yorumlama imkanı varken yorumlamaya tenezzül bile etmeyen birinin ahlaki bir değeri yoktur zaten. Ama bu demek değildir ki her şeyi kendimize yorumlayıp kendi hayatımızı ona göre şekillendirebiliriz. Birine göre ahlaklı bir davranış olan şey diğerine göre olmayabilir ve bunun örnekleriyle gündelik hayatımızda yeterince karşılaşıyoruz zaten. Ahlaki değerlerimizi toplumun oluşturmasını, başkalarının hayatımızı yönetmesi olarak düşünebilirsiniz ancak böyle değildir. Yardıma ihtiyacı olana yardım etmek gerekir düşüncesine karşı çıkan yoktur bence. Bir gün tek başınıza yolda yürürken karşınıza bir dilenci çıktığını farz edin. Dilenciye para verip vermemek arasında kararsız kaldınız, vermek ve vermemek için nedenleri değerlendiriyorsunuz. O an aklınızdan geçen sorular şunlar: “Ben neden bu dilenciye para vermeliyim? Ona yardım etmek için bir yükümlülüğüm var mı? Eğer varsa bu yükümlülüğün temeli ne? Bu yükümlülük insanların uydurduğu bir şey mi yoksa biz kabul etmesek de var olmaya devam mı ediyorlar?”. Bu sorulara yanıtı siz kendi kendinize veriyorsunuz zaten. Eğer o dilenciye para vermeden geçip giderseniz insanların size kötü davranacağını düşünüyorsunuz ki bu doğru bir şey. Toplum tarafından oluşturulan ahlak ve ayıplanma korkusu, refah seviyesi yüksek bir toplum oluşturur. İdamı da buna örnek verebiliriz aslında. İşlediği bir suçtan dolayı bir mahkumun hayatını alma eylemi olarak tanımlanabilecek idam, hem politika yapıcıları hem halk arasında popüler konulardandır. Ahlaken en önemli konulardan biriyle – yaşamla- ilgili olduğu için bu tartışma da alevli tartışmalardan biridir. Ama hak edene hak ettiği cezayı vermek bence tamamen ahlakidir hatta takdir edilesi bir davranıştır. Boş yere ahlak ve namus bekçiliği yapılmaması gerekir. Nietszchenin de dediği gibi “Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu odur”.
Elbette ahlaki değerleri uygulamanın, her kötülüğü önlemenin usulü, yolu ve yordamı vardır. İnsanların kötülüğü önlemekte iradelerini kullanması, olaylara yerinde, zamanında ve uygun şekilde müdahale etmesi, iradelerini birleştirmelerinin şartlara uygun yol ve yöntemlerinin bulunması gerekir.

